Türkiye siyasetinde ilginç bir mekanizma var. Devlet ve toplumun bazı kesimleri, çeşitli meseleler üzerinden sürekli karşı karşıya geliyor. Devlet katında “marjinal” kabul edilen kimi entelektüeller veya siyasi guruplar, mevcut siyasi meselelerle ilgili çözüm önerileri geliştiriyor veya bakış açımızı sarsıyorlar.


Sözkonusu “marjinallerin” yaptıkları, bu meselelerin “bize özgü” olmadığından hareketle, evrensel öneriler getirmekten ibaret. Bütün meselelerimizde önce, Devlet’in on yıllardır bizlere bellettiği “biz bize benzeriz” algısının kırılması gerekiyor. Devlet ve organik aydınları, meseleleri asayiş üzerinden görmekte ısrar ederken; muhalifler, özgürlük alanının genişlemesini talep eden evrensel bir söylemle karşı çıkıyorlar. Devletlûlar, evrensel ve ilkesel önerileri çürütmek için, “özellikle bizlerin başkalarından daha fazla güvenlik tehdidine maruz kaldığımızı” ispatlamaya girişiyor.


Devlet ve onunla paralel hareket eden statükocu siyasi oluşumlar, bu türden önerilere en şiddetli tepkileri verip, zaten kabarık mağduriyet listesine yeni kurbanlar eklenmesine yol açıyorlar. Devlet şiddet araçlarını derhal devreye sokarken, siyaset alanındaki statükocular, toplumu bunun zaruri olduğu yönünde ikna etmeye yöneliyor.


Böylece çözümü mümkün bir mesele, kültürel gerilimler sosuna da bulanarak giderek çetrefilleşiyor ve içinden çıkılamaz bir hâle geliyor. Bu defa, meşhur devlet aklının pragmatik tarafı devreye giriyor ve meselenin çözümü için “yeşil ışık” yakıyor. Bu işareti alan statükocu siyasiler de, meselenin “nasıl” çözülmesi gerektiği üzerine bir söylem inşa etmeye girişiyorlar. Bu pragmatizm, çözümün dilini yine zorunluluk üzerine kuruyor. Evrensel haklar ve özgürlükler üzerine bina edilmiş bir uzlaşma şansı heba ediliyor.


Bu soyut girişten sonra uzun yıllar çözülemeyen Kürt meselesini yeniden anımsayabiliriz. 1991’de İnönü ve Demirel, “Kürt Realitesini tanıdıklarını” ilan etmişlerdi. Daha sonra Demirel’in temsil ettiği statükocu anlayışın, meseleyi tanımamakta inat edeceği anlaşıldı. SHP’nin o zamanki dinamikleri, çözüm yönünde evrensel ve ilkesel olanı savunurken, Demirel’de simgelenen devlet aklı, meseleyi asayişçi zeminden görmeye devam etti.


O zamanki Devlet, Kürt hareketini yenilgiye uğratabileceğine inanıyordu. Zamanla Devlet ve siyaset alanındaki bazı aktörler, yenişememe durumundan hareketle “silahsız” çözümler üzerinde düşünmeye başladılar. Daha önce statükocu duruşa sahip bazı siyasi aktörler, Devlet’ten gelen yeşil ışıkla birdenbire çözümden bahsetmeye yöneldiler. Ne var ki bu gelinen noktada da ilkesellik üzerinden hareket edilmiyordu.


Bugün ülkemizde Kürt meselesinin siyasal yollarla çözümüne dair herhangi bir uzlaşma var mı? Toplumun ekseriyeti, silahların susmasını istiyor. Elbette bu istek çok kıymetli. Öte yandan silahların susmasını sürekli kılacak hangi siyasal tasarı üzerinde bir tartışma veya uzlaşma sözkonusu? Toplumun ekseriyeti, bugüne kadar izlenen resmî politikalar nedeniyle Kürtlerin mağdur olmuş olabileceklerine inanıyor mu? Böyle bir özeleştiri veya tutum değişimi yoksa, siyasal çözüm nasıl gerçekleşecek?


Geriye mecburiyet ve çıkar beklentisi kalıyor. Bunlar üzerine bina edilen “siyasi” çözümler, sert bir krizle kumdan kaleler gibi yerle bir olmaya mahkûm olmazlar mı? “Ötekilerin” temel hak ve özgürlüklerini kabullenen bir bilinç oluşturamadan bir toplum olabilmemiz mümkün görünmüyor.



[email protected]

  • Abone ol