Sabahtan beri bekliyorum, verilemeyecek hesabım yok. Yaklaşık 20 yıldır gazetecilik yapıyorum. 10 küsur senedir genel yayın yönetmeniyim.

Devletin ve halkın her kesimi ile görüşme imkânı elde etmiş bir insan bir günde nasıl makul şüpheli haline gelir? 30 yıldır yayın faaliyeti yapan gazetenin bugüne kadar hukuk dışı hiçbir şeyi yoktu da şimdi mi ortaya çıktı? Zulme boyun eğmem! Eğeni de hoş görmem. Baskı altında olmayan, özgürce düşündüğünü söyleyen basın var mı Türkiye’de? Durum vahim. Bunu Zaman’a yapılan bir saldırı olarak görmüyorum. Türk demokrasisine, insan haklarına ve Türk medyasına yapılmış bir darbe olarak görüyorum.

Mesele sadece bazılarının söylediği gibi Camia-AK Parti kavgası olsaydı sineye çekmek mümkündü. Görüyorsunuz ki bütün basın kuruluşları üzerinde inanılmaz bir baskı var. Bazı gazetelerin patronları hüngür hüngür ağlamak zorunda kalıyor. Bazı gazetelere alo dendiği zaman hazırola geçecek insanlar konuyor. Emir-komuta zinciri içerisinde basın üzerinde bir baskı kuruluyor. Bu yeterli gelmemiş ki şimdi yeni yeni bir kısım baskılar, ceberrutluklar ve birtakım huşunetlerle beraber operasyonlar yapmak istiyorlar. Buradan diğer basına da hitap ediyorum. Mesele bir camia ile parti arasında değil. Mesele Türkiye’nin meselesi. Türkiye, içinden çıkılamayacak bir tiranlığa, despotizme doğru gidiyor. Şunu gayet iyi bilmeliler ki Türkiye’de basın susmaz, medya susmaz. Herkes sussa, biz susmayız!  Bu bir fikir özgürlüğü meselesidir. Bu bir medya özgürlüğü meselesidir. Bu bir ülkenin temel hak ve özgürlüklerinin müdafaası meselesidir. Bir gazeteye, iki gazeteye, bir yayın grubuna, bir başka yayın grubuna hasretmek meseleyi yanlış anlama demektir.

Çok üzücü bir not iletmek istiyorum. İstanbul Başsavcılığı’ndan bize bir kâğıt verildi, hakkımızda herhangi bir soruşturma olmadığına dair.  Makul Şüpheli Yasası’ndan bir gün sonra ‘makul şüpheli’ sıfatıyla ifadeye çağırıldım. Bu yasa nasıl çıkarıldı, ne için çıkarıldı ki çıkarılır çıkarılmaz Zaman Gazetesi’ne, Samanyolu Televizyonu’na baskınlar düzenlendi? Bunu kamuoyunun vicdanına bırakıyorum. Kendine inanan, yaptığı mesleği seven, mesleğiyle ilgili kitaplar yazmış, bilimsel çalışmalar yapmış, yurtdışında bunun masterını yapmış, tezini vermiş bir kardeşiniz, meslektaşınız olarak bunun sadece Zaman Gazetesi’ne yapılmış bir saldırı olmadığını ve her medya grubuna adım adım uygulanacak bir susturma projesi olduğunu tekrar belirtmek gereği hissediyorum. Dünyanın dört bir tarafındaki en saygın gazete ve dergilerden telefonlar geldi. İngilizce, Arapça, Türkçe,  “Ne oluyor?” diye sorarak üzüntülerini dile getirdiler. Bu centilmenliği de asla unutmayacağım.

Sabah vakti gazeteye baskın yapılıyor.  Kendilerine haber televizyonu diyenler ‘Paralel yapıya operasyon’ diye alt yazı geçiyorlar. Allah aşkına yapmayın!  Bu mesleği bu kadar kirletmeyin.  Mesleği bu kadar yerlerde süründürmeyin.  Bizim paralel olduğumuzu kim ispat etmiş? Eşiyle, çocuğuyla, damadıyla medya ekibi kuranlara ben de paralel diyorum. Öyle paralel demekle hukuken paralel olunuyor mu? Laf çok, demogoji çok. Öyle demogoji yapmıyorum, samimiyetimle söylüyorum. Bu mesleği yaşatalım. Ayıp oluyor. Sevmeyebilirsiniz, fikrimize katılmayabilirsiniz, hayat tarzımızı benimsemeyebilirsiniz, eyvallah…  Ama özgür düşünceyi beraber yaşatacağız.

Umutsuzluğa kapılmayın. Her türlü baskıya rağmen milyonlarca insan bir gerçeğin farkında. Basın susturulamaz, medya susturulamaz, parlamento susturulamaz!  Hepsi susturulsa bile insanların her birine tek tek dillerine kilit vurulamaz.

Bu ülkeyi bir muhaberat devleti ve korku cumhuriyeti haline getirmek isteyenler, babasının çiftliği gibi yönetmek isteyenler, Anayasa’yı ve yasaları askıya almak isteyenler, toplumu göz ardı ediyorlar. Toplumsal şuuru göz ardı etmek istiyorlar. Bunun öyle olmadığını ispat etme vazifesi bize düşmüş. Hayırlı, uğurlu olsun… [email protected]

(Ekrem Dumanlı’nın medya ve demokrasiye darbe operasyonu sürecindeki konuşmalarından derlenmiştir.)


Yaklaşım bu mu olmalı?

Tam yaylım ateşinin altındayken ve meslektaşlarımızdan destek beklerken “Ama siz de yanlış yapmıştınız” gibi eleştirilere maruz kalıyoruz. Tabii herkesin fikrine, eleştirisine saygı duyuyorum; lakin meselenin doğru anlaşılması için kısa bir şerh düşmekte fayda var. Biz Ergenekon soruşturmasına dürüstçe sahip çıktık ve elimizden geldiğince samimi destek verdik. Sebebi çok açık: Bu ülkede defalarca darbe yapıldı ve darbecilik bir gelenek haline geldi. Bu hukukî soruşturmaların darbe geleneğini bitirmesini, demokrasiyi daha sağlam zemine oturtmasını istedik. Bazı itirazlara bakınca sanıyorsunuz ki bu ülkede Bâb-ı Âli baskınında bu yana onlarca kez darbe yapılmamış ve Silahlı Kuvvetler medyada bir kısım kişilerle karışık işlere bulaşmamış. Maalesef hiç de öyle değil. Darbe şartlarının oluşması için medya ile darbeciler arasındaki ilişkiye dair onlarca vak’a var. Bizi anlayabilmek için bu acı gerçeği göz ardı etmemek gerekiyor.

Yine de demokratik ve hukuki bir tavır olarak yürüttüğümüz Ergenekon karşıtı yayınlarda hata ettiğimizi düşünen meslektaşlarımız çıkabilir. Onlara canu gönülden soracağım tek soru var: Diyelim ki siz haklısınız ve bazı yayınlarımız ölçüyü aştı; aynı yanlışı sizin bize yapmanız mı gerekiyor? Bir baskın söz konusu olduğunda “bir dakika bu gazete yaklaşık 30 senedir yayın yapıyor, şu zamana kadar en küçük bir suç isnat edilmediği halde şimdi nasıl böyle bir hoyratlıkla yok edilmek isteniyor?” demek çok mu zor? Her gazete özgürlüğün bir sütunudur; biri yıkılınca hepsi sarsılır. Hukuksuz uygulamalara içten içe sevinmek medyanın topyekûn çöküşü demektir. Üstelik Zaman, özgür düşüncenin halkla el ele verdiği ve toplumsal gerçekliğin medya ile bütünleştiği önemli bir fikir merkezidir. Burası yıkılırsa bütün medya sele kapılır; Allah korusun…


Karakter çürümesi

Matrix serisinin birinde ilginç bir sahne vardır. Neo, gerçeği anlayabilmek için “Kâhin”i ziyarete gider. Ancak kapıda bekleyen birini bulur. Kapıdaki koruma kavga çıkarır ve uzun bir müddet Neo ile cedelleşir.  Aslında bu kavga bir karakter testidir. Dövüş bittiğinde filmin kahramanı korumaya çıkışır ama okkalı bir cevapla karşılaşır: “Bir adamı en iyi onunla kavga ederken tanırsın.”

Aynen öyle. Kimin hamurunda çamur olduğunu anlamanın yolu kavga anındaki karakterini keşfetmektir. Kavga çıkınca maskeler düşer çünkü. Refik iken mert görünenler, anlaşmazlık çıktığında namert oluyorsa karşınızda bir karakter sapması var demektir. Normal zamanlarda kimin ne kadar dürüst, harbi, müstakim olduğunu bilemezsiniz. Öfkeye sebep olacak hadiseler zuhur ettiğinde, hele bir de suçüstü yakalanmışsa, onun hangi yollara başvuracağına, hangi metotlarla çirkefleşeceğine bakmak gerekir. İşte o noktada karşınıza çıkan portre o insanların gerçek yüzüdür. Hayatın her alanı için geçerlidir bu test. Siyasette, ticarette, hatta aile içinde. İyi günlerde sergilenen sevgi, saygı ilişkisi -herhangi bir nedenle- sarpa sarınca insanların kalitesi ortaya çıkar.

Öfke duyduğu insanlara sürekli hakaret edenler, emaneten verilmiş imkânı masum insanları yok etmek için kullananlar, her vesileyi öfkesine alet edip yalan söyleyenler, nefsine esir olmanın gereği iftira senaryoları yazanlar vs. sınavı kaybedenlerdir. Dıştaki cicili bicili lafların pul pul döküldüğü yer er meydanıdır. Sıkıştığında namertçe davranan mert kalamaz;  yalan ve iftiraya başvuran, ahlak ve faziletten dem vuramaz.

Kavganın da bir raconu vardır aslında. Tuzak kurmak namerdin işidir mesela. İftira atmak kalleşlerin tarzıdır örneğin. Hele birileri mevzuu kavgadan da öte görüyor, ihtilafı savaş mesafesinde bir yere oturtuyorsa, asıl karakter sınavı orada başlar. Bütün savaşlar barış içindir; çünkü savaş haritalar yeniden çizilir, ilişkiler yeniden düzenlenir ve barış haline geçilir. Neden? Çünkü savaşta sürdürülebilir bir durum değildir. Ayrıca en kirli savaşların bile bir hukuku vardır. Savaş hukukuna riayet etmeyen, gerçek manada zafer kazanamaz. Kazandım sandığı yerde kaybedenler o “hukuk”a saygı duymadıkları için daima bozguna uğrar. Yalan, iftira ve zulme başvurarak savaş kazanıp da adını tarihin alkışlarla anılan kişileri arasına yazdıran çıkmamıştır hiç… Bir de her meselenin öbür âleme bakan bir yönü var. Eğer bir insan Allah'a ve ahirete inanıyorsa asla yalan söyleyemez, iftira edemez… Hele yaptığı zulüm milyonlarca insanı kapsıyorsa!

Öfkesine esir düşmüş ve kutsallarını kaybetmiş kavgacı ruhların yol açtığı tahribat her dönemde büyük mağduriyetlere sebep olmuştur; ancak gerçek şu ki mağdur ve mazlumların ahı hiçbir zaman yerde kalmamıştır. Tarih şahittir ki öfke büyüdükçe maskesiz yakalanmıştır insanlar. Maskenin bittiği yer, zulmün de bittiği yerdir.

  • Abone ol