Charlie Hebdo, Türkiye için tam bir kırılma noktası oldu. Yakın ve uzak geçmişten gelen etkenlerin zaman içinde şekillendirdiği düzeye gelen bir sert darbe, birden düzlemi paramparça ederek alttan alta biçimlenen yeni katmanı ortaya çıkarıyor.

Siyaset biliminde tarihsel karşılaştırmalarda, “critical juncture” olarak adlandırılan bu dönüm noktaları, sonradan bakılınca, birçok şeyi tetikleyen anlık olaylar gibi gözükebilir. Oysa, geçmişte olan bir sürü ufak olay, o olayı parça parça hazırlamıştır.

Charlie Hebdo saldırısı ve ardından gelen şiddet olayları da, bir dönemi kapattı ve yenisi açtı. Bunun hiç abartısı yok; modern demokrasilerin en önemli yapıtaşlarından olan, “ifade özgürlüğü”, Avrupa ve Batı’nın genelinde, yeniden en büyük hassasiyetlerden birine dönüşüyor. Batı’daki tartışmalarda, “güvenlik” ve “hak ve özgürlüklerin” tezat oluşturup olmadığı ön plana çıkarken, Türkiye’de süregiden tartışma, “din özgürlüğü ve ifade özgürlüğü” odaklı.

Üstelik de Türkiye, “İslam ve ifade özgürlüğü” ekseninde ve üstelik de teolojik bağlamda bir tartışma yapmaya yöneldi.

Çok temel bir bakış farkından bahsediyoruz: Avrupa, genel bir eğilim olarak, konuyu bir “güvenlik” meselesi biçiminde algılıyor. Türkiye’de sanılanın aksine, Avrupa’da, merkez kamuoyunda, merkez siyasette “tüm Müslümanlar terörist, İslam barbardır” atıp tutmasından çok “radikal İslamcılık” ve bu yönelimin neden- nasıl ifade özgürlüğünü hedef seçtiği sorgulaması yapılıyor.

Avrupa’da, “radikalleşmenin” neden gerçekleştiği son 10 yıldır zaten araştırılan bir konuydu. Londra’dakiKing’s College’ın The International Centre for the Study of Radicalisation (ICSR- Radikalleşme Çalışmaları için Uluslararası Merkez) gibi konuyu sosyal, psikolojik, politik boyutuyla araştıran birçok kurum, birçok araştırmacı var.

Evet, Fransa’da aşırı sağcı Marine Le Pen ve hatta Magna Carta’nın ülkesi Britanya’da, Muhafazakâr Parti lideri David Cameron gibi, Charlie Hebdo şokundan siyasi kazanç elde etmeye çalışanlar var. Cameron’un, tüm sosyal medya araçlarının sıkı bir şekilde “gözetlenmesini” öngören kanun tasarısını tartışmaya açması, çok vahim.

Gene de, Avrupa genelinde, ne olursa olsun, tüm eksiklere rağmen, hak ve özgürlüklerin kurumsallığı,Charlie Hebdo sonrası yaşanan depremlerin atlatılmasını sağlayabilecek güçte.

Ancak, Türkiye’de, çeşitli akort denemelerinden sonra, son dönemde, “İslamcı popülizm” olarak, kalıcı “makamını”, tınısını bulmaya başlayan politika tarzı, hak ve özgürlüklerin var olan kurumsallaşmasını da yok ediyor.

Evrensel insan hakları değerlerine sırtını dönüp, tarihsel komplekslerini Batı nefreti ve aşağılaması ile tatmin etmeye çalışmak ve bir avuç insanın, kendi dar ufuklarıyla, “kendi değerlerini” milyonlara empoze etmek üzere oluşturmasının sonuçları ne olabilir?

Bir kere, Avrupa’da radikalleşme gerçekleşiyorsa, Türkiye’de “radikalleşme” merkeze kayar. Radikalleşmiş kitleler, tehdit olarak kullanılır, “paramiliter güç” olarak, “aba altından sopa” rolü oynar. Eli silahlı veya şiddeti bizzat kullanmaya hazır radikalleşmiş kitleler, merkezin kendi radikalliğini “ılımlı” göstermeye de yarar.

İkincisi, özünde bir hak ve özgürlükler meselesi olan Kürt Sorunu’nun çözümü ne yakın ne de uzak gelecek için mümkün olabilir. Kürt Sorunu, gerçekten de biter; çünkü çözümü olmayan “soruna”, artık “sorun” denmez. “Son” denir.

Üçüncüsü, bu dönemin şiddeti, özellikle çocuklar ve gençleri hedefine alıyor. Cizre’de sürekli çocukların öldürülmesi, Gezi’de ve ertesinde hem bölgede, hem de Türkiye’de gençlerin şiddete uğraması tesadüf değil. Gelecek nesilleri, kendi kafasına göre şekillendirmek isteyen politik zihniyetin yarattığı dalgalar.

Dördüncüsü, “ifade özgürlüğü”nün “i”sine bile yabancı olan bir politik iklim, bir nevi zihinsel buzul çağı, Türkiye’yi hâkimiyeti altına aldı.

Bu buzul çağına çok hızlı girdi Türkiye; Putin- Rusya benzetmeleri dahi artık kifayetsiz kalıyor. Zira, Putin bile, hele de dinî motiflerle azmettirerek, açıkça kendi ülkesinin vatandaşlarını hedef tahtasına oturtmuyor.

[email protected]

  • Abone ol