İçişleri Bakanı'nın birkaç gün önce yaptığı ve duyanı hayrete düşüren açıklamasını hatırlıyorsunuz. İdris Naim Şahin, şehit yakınları ve gazilerle bir araya geldiği iftar yemeğinde ülkenin malum "güvenlik politikası" hakkında bugüne kadar söylediklerini tekrar ettikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu: "Hiç istenmese de güvenlik güçlerinin kaderinde şehitlik var."

Hani "Bu kadar olur!" denir ya, işte aynen öyle bir açıklama.

Açıklamanın yapıldığı ortamı özellikle unutmayalım: "Şehit yakınları ve gaziler"den oluşan bir topluluk karşısında söyleniyor bu sözler.

Hayal etmeye çalıştım doğrusu: Şehit yakınları ve gaziler insanoğlunun kaderine ilişkin bu son derece yaralayıcı sözleri işitince neler düşündüler acaba? Konuya ilişkin hiçbir bilgim yok ama davetliler içinden hiç değilse bazılarının dilinin ucuna şu sözler gelmiştir sanıyorum: "Ne yaparsınız kader işte... Kiminin kaderinde şehitlik, kiminin kaderinde ise İçişleri Bakanı olmak var..."

Bir "devlet"in (devlet diyorum, çünkü söz konusu bakan gerçekten tek başına bir "devlet") çocuklarını, eşlerini, babalarını kaybetmiş insanlara çocuklarının, eşlerinin, babalarının "kaderlerinde" -maalesef, yani "hiç istenmese de"- şehitlik olduğunu belirtmesi nasıl bir "soğuk ideoloji"nin ürünüdür?

İftar davetinde bulunan şehit yakınları ve gaziler içinden bazılarının aklından da belki şu "sitem" de geçmiştir: Hepimiz ölümlüyüz biliyoruz, ancak bizler ve bize benzeyenler için şu ölümlü dünyada sözünü ettiğiniz bu "kader" de bir kader midir? "Kaderler"i değiştirsek aynı sözleri sarf eder miydiniz?

Biliyorsunuz, özellikle bir dönem "Türk medyası"nın tartışılmaz katkılarıyla şehitlik üzerine çeşitlemelerden geçilmiyordu. Şehit yakınlarının, gazilerin son derece istismar edildiği bir dönemdi bu yıllar... "Türk medyası"nın şehit cenazelerinde özellikle babaların ağzından "Allah bize bu günleri de gösterdi, artık bir şehit babasıyım!" benzeri lafları almak için çırpındığı günlerden söz ediyorum. (Yeri gelmişken söylemek isterim: "Türk medyası" bugüne kadar benzer bir açıklamayı tek bir "şehit annesi"nin ağzından bile alamadı.)

Biz de sanıyorduk ki, bu acılı -hem de ne kadar acılı- insanların karşısında artık daha düzgün bir dil kullanılacak. Ama ne mümkün; bir şehit cenazesinden diğerine koşmakta olan bir bakan işin kolayını eskileri aratmayan biçimde bulmuş bile. Artık şehitlerden söz ederken bolca kullanılan "vatan-millet" gibi sözcükler de devre dışı; "kaderiniz budur" diyor deniyor açıkça... Bu son derece zalim sözlerden sonra gelecek cümle de şudur mutlaka: "Kaderiniz budur, işinize gelirse!"

Bakanın sözleriyle yarışamasa da benzer bir yaralayıcı açıklamayı da dün Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'ten dinledik.

Hüseyin Çelik, CHP'nin başvurusu üzerine TBMM Başkanı'nın bugün için Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırması dolayısıyla konuşuyor:

"Bizim ilk günden itibaren tepkimiz aynıdır. Biz bu toplantıya katılmayacağız. Çünkü terörle mücadeleyle ilgili yasal bir alt yapı boşluğu mu var, TBMM toplanıp yeni bir kanun mu çıkaracak? Gerekli olursa Meclis tabii ki toplanabilir ama PKK bomba patlattı diye, bir yeri bastı diye, birkaç Mehmet'i şehit etti diye örgütün her gün Türkiye'nin gündemini oluşturmasına müsaade etmemeliyiz. Bizim hassasiyetimiz budur"

Çelik'in olağanüstü toplantı talebine karşı çıkarken sıraladığı argümanların zayıflığı bir yana. (Bu konuya birazdan değineceğim) Ama Çelik'in bu açıklamanın yer alan "PKK (...) birkaç Mehmet'i şehit etti diye..." başlayıp süren bölümü de -doğrusu- biraz önceki "kader" konusunu hatırlatır cinsten değil mi? Aslında Çelik'i bu açıdan eleştirmemek daha doğru belki. Gerçekten de bu ülke 30 yıldır yaşadığı bu iç savaşta o kadar çok sayıda insan kaybetti ki, "birkaç Mehmet"in şehit olması neredeyse toptan haber değerini bile kaybetti.

Çok yaralayıcı doğrusu: Şehit olan "birkaç Mehmet"? Nereden biliyorsunuz adlarının "Mehmet" olduğunu, adları belki de Hüseyin, belki de Şahin'dir? Bu "toptancılık" muhakkak ki, "vatani görevini yapan" bütün gençlerin "Mehmetçik" adı altında anonimleştirilmelerinin bir sonucudur ve her biri teker teker oğul, eş ve baba olan bu gençlerin statülerinin tanınması için bu adlandırmadan artık vazgeçmek gerekmektedir. Herkes "Mehmet" olunca, herkesin çocuklarının, eşlerinin ve babalarının da "birkaç Mehmet" olmaktan başka "kaderi" kalmamaktadır.

Meclis'in olağanüstü toplanamaması meselesine gelince:

Başta gelen gerekçeyi biliyorsunuz: Çünkü Meclis "tatilde"! (Nerede, Bodrum'da mi, Çeşme'de mi, seçim bölgesinde mi, gerisini artık siz tamamlayın!)

"Tatil" konusuna bu derece "saygılı" bir ülke az bulunur herhalde... Bana sorarsanız aslında bu "tatil" meselesini gözden geçirmek ve -Batı parlamentolarında da olmasına rağmen- milletvekillerinin Meclis dışında geçirdikleri bu dönemi asgariye indirmek gerekiyor.

Hüseyin Çelik soruyor: "Biz bu toplantıya katılmayacağız. Çünkü terörle mücadeleyle ilgili yasal bir alt yapı boşluğu mu var, TBMM toplanıp yeni bir kanun mu çıkaracak?"

Genel Başkan Yardımcısı kusura bakmasın ama bu sözleriyle Meclis'in işini-görevini fazla küçültmüş-hafifletmiş doğrusu... Meclis sadece "yasal alt yapı boşluğunu" doldurmak "yeni bir kanun yapmak" için mi vardır? Suriye'den başlamak üzere ortalığın karma karışık olduğu bir "gündem"de, CHP'nin başvurusunda belirttiği sorunları Meclis değil de kim konuşacak-tartışacak? Ülkenin başına üşüşmüş bunca devasa sorunu Meclis yani "Millet" (teori böyle diyor!) gözden geçirmeyip de kim geçirecek? Ülkenin iç ve dış meselelerine ilişkin "gündemi"ne tabii ki herkesten önce Meclis hakim olacak.

  • Abone ol