Zülfü DİCLELİ



Bookmark and Share

Günümüzde ilericiliğin ölçütü


21.01.2020 - Bu Yazı 449 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Modernizmin tarihi bir yerde insan hakları mücadelelerinin tarihidir.

Bu, on sekizinci yüzyıldan başlayarak giderek genişleyen bir şekilde girişimcilerin, işçilerin, kadınların, kölelerin ve sömürge ülke halklarının güç ve iktidar sahibi Avrupalı (ve Kuzey Amerikalı) beyaz, eğitimli, erkek elitlere karşı eşit haklar uğruna zorlu mücadelelerinin tarihidir. Bu hakların adım adım kazanılması ve genişletilmesinin tarihidir.

Ama bu aynı zamanda söz konusu elitlerin zenginlik ve rahatlığının artmasının da tarihi olmuştur. İktidar sahibi elitler insanların hak mücadeleleri karşısında ancak kendi refahları güvende olduğu sürece geri adım atmışlar, hatta çoğu durumda tanıdıkları yeni haklar kendi durumlarının daha da iyileşmesine katkıda bulunmuştur.

Eğer batı dünyası orta sınıfların genişlemesini mümkün kılan bir refah ve teknolojik üstünlüğe sahip olmasaydı, aydınlanmanın insan hakları ve özgürlük kavramları bu ülkelerde hayata geçmek bir yana hayal bile edilemezdi. Ya da Bismarck’ın öngörüsü olmasaydı işçi hareketini bir nebze olsun rahatlatacak sosyal devlet uygulamaları başlamazdı. Aynı şekilde kömür ve petrole dayalı enerji endüstrileri etkin hale gelmeseydi köleliğin ve zorunlu çalışmanın kaldırılması asla mümkün olamazdı. Ya da her iki dünya savaşı sırasında da sistem kadınları sanayide istihdam etmek zorunda kalmasaydı kadın haklarını tanımaya kolay yanaşmazdı.

Sömürge ülkelerin halkları yirminci yüzyılda büyük mücadelelerle özgürlük ve bağımsızlıklarını kazandılar. Ama Batı önceki yüzyıllarda fetih, sömürgeleştirme ve köleleştirme sayesinde el koyduğu muazzam maddi imkânları elinde tutmaya gene devam edebildi. Hatta yeni sömürgecilik yöntemleriyle bunları kat kat artırdı.

Kısaca, insan haklarının evrensel kabul görmesi ancak elitlerin bu sayede kendi rahat ve statülerinin güvence altında olacağını düşündükleri sürece mümkün oldu.

***

Ama artık yeni bir durum var.  2010’lu yıllar bunun artık mümkün olmaktan çıktığı bir dönem oldu.

Başlıca dört sebepten:

Birincisi, dünya ekonomisinin yeni değer yaratma hızı gerilemeye başladı. Üretkenlik artmıyor ama eşitsizlikler büyüyor.

İkincisi, sınırlı kaynakları onların yenilenme hızından daha büyük bir hızla tüketiyoruz. Örneğin denizlerde balıklar azalıyor ya da yeni enerji üretebilmek için giderek daha çok enerji harcamak zorunda kalıyoruz.

Üçüncüsü, batı dışı dünya soğuk savaşın bitmesinden bu yana dünya ekonomisinden aldığı payı düzenli olarak artırıyor.

Dördüncüsü, iklim değişikliğinin ilk aşamasına adım atmış, yıkıcı sonuçları doğrudan yaşamaya başlamış bulunuyoruz.

Kısaca, artık kaybetmeye başlıyorlar.

Dünya ekonomisi kazan-kazan ekonomisi olmak bir yana, kazan-kaybet ekonomisi olmaktan bile çıkıp giderek herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşüyor.

Bu nedenlerden elitler en zengin, en konforlu yerlere geri çekilip “ötekilere” kapıları sıkı sıkıya kapatmaya çalışıyor ve insan haklarının genişlemesini artık kendi rahat ve statülerine, egemenliklerine yönelik büyük bir tehlike olarak görüyorlar.

Bütün dünyada yeni gericiliğin yükselişe geçmesinin temelinde bu yatıyor. Şimdi son 250 yıl boyunca zar zor, gıdım gıdım genişlemesine razı oldukları hakları yeniden geri almaya yöneliyorlar.

Böyle bir dünyada hak mücadeleleri eskisi gibi yürütüldüğünde kolay kolay sonuç alıcı olmuyor. Karşı taraf bir kere çıkarını mutlak bir uzlaşmazlıkta ve keyfi davranmakta görüyor, ikinci olarak son yüzyılda edindiği deneyimler ve elindeki benzersiz teknolojik olanaklarla kendine çeşitli çıkış yolları bulabiliyor.

***

Eski dünyada herkes (birey, şirket, ülke, parti ya da hareket) kendini tekil bir aktör olarak görür, davranışlarını bu varsayım temelinde düzenlerdi. O yüzden eski dünya bir ayrımlar dünyasıydı, biz ve onlar, ikili karşıtlıklar dünyası şeklinde gelişirdi. Var kalma biriminin tekil aktör olmak durumunda olduğu dünyada biri kazanırken diğeri kaybederdi.

Bugün ise var kalmak için oynanan oyun karşılıklı bağımlılıklar ve bağlantılar içinde oynanan küresel çapta bir oyun. Aktör olacaksak katılmamız gereken böyle bir oyun.

Artık hemen her şey küresel düzeyde var oluyor. Okyanusların ölmekte, Amazon ormanlarının yok olmakta olması, Sibirya, Kaliforniya ve şimdi de Avustralya’daki kavurucu orman yangınları, aşırı iklim olaylarının olağanlaşması, ticaret savaşları, Ortadoğu’da bitmek bilmeyen gerilim ve savaşlar, Fransa’da uzayan grev, Şili’de, Lübnan’da, Hong Kong’da yaşanan sonuca ulaşamayan isyanlar aynı oyunun farklı tezahürleri, görünümleri sadece.

Böyle bir dünyada bir yerde bir ekosistemin (sözgelimi Amazon yağmur ormanlarında) ya da bir uygarlığın (sözgelimi İran ya da Venezüella’da) çökmekte olmasının yerel bir olgu olarak kalacağını ve bizi etkilemeyeceğini sanmak kafamızı kuma gömmek olur. Karşılıklı bağlantılı, küresel bir dünyada hepimiz birbirimize bağımlıyız ve bütün değişimler eninde sonunda bizi de etkiler.

Eğer küresel düzeyde olanları etkilemek istiyorsak bağlantılar ve bağımlılıklar düzeyinde düşünmeye başlamalıyız. Şimdiye kadar daha çok yerel–ya da kısmi veya bize özgü–meseleler olarak gördüğümüz şeyler vardı. Şimdi artık temel küresel karşılıklı bağımlılıklarımız var.

Problemleri tanımlama ve çözüm arama çerçevelerimizin çoğunu buna göre değiştirmeliyiz. 

Bunun için önce temel bir zihniyet değişikliğini başarabilmeliyiz.

Bir kere geniş ve giderek genişleyen sosyal ağlar içinde var olduğumuz için farklı gruplardan insanlarla etkileşim içinde olmamız gerekiyor. Artık tek başımıza hiçbir şeyi ciddi anlamda değiştiremeyeceğimizi görmemiz gerekiyor. Kimse—bir siyasi hareket, bir ülke ya da ülkeler grubu—tek başına sorunların bir tekine olsun bir yanıt getiremez. Çözümün yolu ancak geniş çaplı, çok katmanlı küresel işbirlikleriyle açılabilir.

Biz insanlar genellikle kendi deneyim ve özelliklerimize benzedikleri ölçüde diğer şeylere saygı göstermek gibi bir anlayışın tutsağı olageldik. İnsan olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğer canlılara (hayvan ve bitkilere) o yüzden saygı göstermedik. Şu ya da bu aile (kabile, memleket, ülke, sınıf, din, ideoloji… siz sayın) mensubu olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan diğerlerine saygı göstermedik. Onların bizimle eşit haklara sahip olmasını kabul etmeye gönüllü olmadık. (Ya da erkek olarak yaşadığımız deneyimlere ve sahip olduğumuz özelliklere sahip olmayan kadınlara saygı göstermedik.)  

Şimdi artık eşit haklar anlayışımızı ayrımsız tüm canlıların eşit haklılığı şeklinde düzeltmek zorundayız. Hiçbir çifte standarda izin veremeyiz. 

Şimdiye kadar hep benzer görüşteki ya da bize yakın görüşteki insanlarla etkileşim içinde olduk, onlarla işbirliği yaptık. Algılarımız yakın çevremizin algıları oldu. Artık bizim gibi düşünmeyenlerle etkileşim içinde olmak, işbirliği yapabilmek zorundayız. Artık sadece kendi başımıza ne yaptığımız değil, bizim gibi düşünmeyenlerle birlikte neler yapabildiğimiz önemli. Kendi mahallemizde yaptığımız konuşmalar değil, başkalarıyla neler konuşabildiğimiz önemli. Kendi aramızdaki dayanışma kadar başkalarıyla dayanışma önemli.

Şundan da: Ne yapmalı sorusunun kesin bir cevabı bugün kimsede yok. Evet, “iklimi değiştireceğine sistemi değiştir” gibi kulağa hoş gelen fikirler öne sürebiliriz, ama bunun anlamlı olabilmesi için bir kere “sistemin” bugün tam olarak nasıl işlediğini tarif edebilmek, sonra yeni sistemde sorunların nasıl çözüleceğini anlatabilmek ve en önemlisi de bugünkü sistemden o yeni sisteme nasıl ve hangi süreç içinde geçileceğini somutlayabilmek gerekir.

Pratik bir yana teorik olarak bile bu soruların cevabını ortaya koyamıyoruz. Onun için de “bizim mahallenin” giderek daralan sokaklarının dışına çıkamıyoruz. Umut bir yöntem olamıyor.

Herkesin kaybettiği bir ekonomiye dönüşmekte olan bir dünyada çözümler ancak birlikte bulunacak ortak çözümler olabilir. Kaldı ki, her şeyin, evet her şeyin, giderek melezleşmekte olduğu, hiçbir şeyin, kimsenin “saf” kalmadığı, hepimize diğerlerinin şu ya da bu ölçüde mutlaka “bulaştığı”, kimliklerin hep diğerleriyle etkileşim içinde giderek değiştiği bir yüzyılda çözümler de ancak “melez” olabilir.

Geleceğin ekonomisinin gerçekten bir kazan-kazan ekonomisi olabilmesi için her bir aktörün girişimlerinin diğer aktörlerin ve tüm canlıların esenliğiyle uyum içinde olması gerekecektir. Böyle bir uyum ancak birlikte konuşarak, tartışarak, arayarak, deneyerek sağlanabilir.

“Biz ve onlar” ayrımından kimsenin, hiçbir canlının dışarıda bırakılmadığı, yeni anlamda bir “Biz”e geçmek zorundayız.

***

2018 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Olga Tokarczuk ödülü kabul konuşmasında şöyle diyordu:

Biz buraya hiçlikten gelmedik. Çoğu zaman sorunlarımızın kader veya tesadüflerin değil,  bazı çok somut ekonomik, sosyal adım ve kararların ve (din dahil) dünya görüşümüzün sonucu olduğunu unutuyoruz. Hırs, doğaya saygısız davranma, bencillik, hayal gücü eksikliği, sonu gelmez çekişme ve sorumluluk yoksunluğu dünyayı parçalara ayrılıp kullanılıp tahrip edilebilecek bir nesne konumuna indirgedi. O nedenle, yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız gibi anlatmam gerektiğini düşünüyorum. 

Ne güzel ki bugün bütün dünyada diğer canlılara, diğer kabile, ırk, ulus, din, toplumsal cinsiyetlerden ve evet diğer sınıflardan insanlara saygı gösteren ve onların eşit haklılığını savunan, savunmakla kalmayıp hayata geçiren insanların sayıları giderek artıyor. Geçmişte bu tür hareketler tek temalı, bütünün şu ya da bu parçasının haklarını savunmakla sınırlı olur ve diğerlerine kayıtsız kalırdı. Bugün farklı gelişiyor.

Greta Thunberg’in BM kürsüsünden iklim sorunuyla egemen, alışılagelmiş iş yapma tarzı arasındaki bağı bütün dünyanın gözüne sokmasından bu yana artık farklı bir yerdeyiz. Giderek daha çoğumuz ”yaşadığımız dünya sanki gözlerimizin önünde aralıksız oluşmakta olan tek bir varlıkmış ve bizler de onun küçük ama aynı zamanda güçlü birer parçasıymışız” gibi düşünmeye ve davranmaya başlıyor.

Herkesin kaybedeceği bir ekonomi kimse için parlak bir ufuk olamaz. Bu nedenle hızla daralmakta olan bir kesime hizmet etmeye çalışan yeni gericiliğin–gözetim ekonomisinin–platform kapitalizminin payandaları da benzer bir hızla zayıflamaya mahkûm görünüyor. Geçen Ağustos ayında Amerika’nın en büyük iş kuruluşunun “sosyal paydaş kapitalizmini” önermesinden sonra, şimdi 2020 Davos Zirvesi de bu kavrama somut bir içerik kazandırmak niyetiyle “Tutarlı ve Sürdürülebilir bir Dünya için Sosyal Paydaşlar” temasıyla  toplanıyor.

***

Artık yeni bir mücadele dönemindeyiz. Bu mücadelede ilericiliğin ölçütü, ayırdedici ilkesi, savunduğunuz hedeflerden çok kendinizden farklı düşünenlerle ortak hedefler belirleyebilmek, birlikte mücadele edebilmek ve uzunca bir dönem boyunca bunu genişleterek sürdürebilmek olacaktır. Mesele şimdi uzun süreli yapıcı birlikteliklerin mimarı olabilmektir. Çünkü ancak farklılıklarımıza rağmen birlikte arayarak, birlikte yaşayarak, birlikte mücadele ederek yeni dünyalar yaratabiliriz.

Artık eski düzenlere, eski ekonomilere, eski rejimlere, politik koşullara geri dönmek mümkün değil, yönelebileceğimiz tek yön var: Nereye gideceğimizi bizden olmayanlarla, bizim gibi olmayanlarla ama bu yeryüzünde birlikte olduklarımızla eşit haklı olarak birlikte aramaya başlamak.

İnsan hakları mücadelelerinin o zengin birikim ve deneyimiyle birleştiğinde bu yeni anlayış bizi gerçekten yeni dünyalara götürebilir.

İlk insanların bundan otuz kırk bin yıl önce mağara duvarlarına yaptığı resimlere baktığımızda, Fransa’dan Endonezya’ya ya da Güney Afrika’ya kadar bunların her yerde birbirlerine çok benzediğini görüyoruz. Mağara resimleri homo sapiens’in benzer duygu ve düşüncelerini, hayallerini ifade ediyor. On binlerce yıldır evrim ve kültür bizi çok değiştirdi kuşkusuz ama hayallerimiz bugün de ortak, insanlar pekâlâ dünyanın her yerinde sevgi, dostluk, işbirliği ve öğrenmeye dayalı toplumlar oluşturabilirler.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
21.01.2020
Günümüzde ilericiliğin ölçütü
2.12.2019
Bildiğimiz Dünyanın Sonuna Yaklaşıyoruz
21.11.2019
İsyanı Yeniden Düşünmek
19.10.2019
“Güzellik benim için insanların onurudur”
13.10.2019
İnsanlığın Dizleri Artık Tutmuyor
10.10.2019
Eşrefi hakikat
24.05.2019
Her şey nasıl çok güzel olabilir?
24.4.2019
YENİ BİR RESMİN İLK FIRÇA DARBELERİ
20.5.2018
Yeni bir başlangıç için basit bir öneri
27.6.2015
Siyasette Platformlar Çağı
17.4.2015
Nereden geliyoruz, biz kimiz ve nereye gidiyoruz
24.07.2013
Siyasette Yeni Bir Dil: Gezi
02.07.2013
GEZİ: Muazzam bir sosyal inovasyon
07.06.2013
Asıl muhalefet şimdi oluşacak*
21.03.2013
İmralı süreci
14.05.2012
Muhafazakâr hegemonya: Nereye kadar
09.05.2012
Muhafazakâr hegemonya – Nereye kadar?
30.03.2012
Yeni bir işletme zihniyeti
27.03.2012
Bir başlangıç denemesi
13.01.2012
Şirketler kendilerini nasıl yenileyebilir?
24.12.2011
Yeni solun burjuvalara, kapitalistlere ve şirketlere de açık olması gerektiğini içimize sindirebilecek miyiz?
18.12.2011
Sol, Tarihinin 3. Aşamasına Adım Atıyor
02.12.2011
Niçin artık sosyalist olunmaz ya da kapitalizmin alternatifi kendi bağrında yeşeriyor
26.10.2011
SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMAKTAN ÇIKMIŞ OLAN MEVCUT HALİYLE KAPİTALİZMDİR
13.10.2011
Birbirlerinin Tamamlayıcısı Olarak Karşıtlıklar
20.09.2011
Bir Başlangıç Denemesi
06.09.2011
21. yüzyıl: melezler, melezleşmeler ve melezlikler yüzyılı (2)
27.07.2011
Birbirlerinin Tamamlayıcısı Olarak Karşıtlıklar
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive