A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları


29.4.2018 - Bu Yazı 931 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İlk bakışta edebiyat tarihinin ‘dipnotları’ gibi algılanan “retçi” yazarların tasarlayıp yok ettikleri veya etmek istedikleri, bazen istermiş gibi yapıp okura miras bıraktıkları metinler arasında yolculuğa çıkmayı seviyorum. 

Bir noktada yazmanın imkansızlığı düşüncesine saplanıp kalan, farklı nedenlerle yazdıklarından vazgeçen, daha fazla yazmayı reddeden o yazarların zihin haritaları bize geleceğin edebiyatına dair ipuçları da veriyor çünkü. Onlar bize “yazılamayanın" yazılmasının da önemini hatırlatıyor.

Yayımlanan ilk romanıyla ödül alan (Aylak Adam), sinemaya uyarlandığı için (Anayurt Oteli) daha geniş okur kitlelerine ulaşan Yusuf Atılgan tam onlardan biri sayılmaz. 

yusuf atılgan

Ancak birisi yarım kalmış (Canistan) üç romanına ve öykülerine baktığımda Victor Hugo’ya hak veriyorum; “Bazı gizemli kişiler vardır ki, büyük olmaktan başka bir şey gelmez ellerinden. Niye böyledirler, kendileri bile bilmez”. 

Yusuf Atılgan’ı röportajlarıyla ve dost meclislerinde yaptığı konuşmalarla tanıyanlar onun ‘seçilmiş yalnızlığının’ karşılığını sadece edebiyatında değil, kendini büyük kalabalıklardan, toplumun uğultusundan sakınan çıplak varoluş halinde de görebilir. 

O bilinçsizce dolaştığı uçurum kenarlarında sezgileriyle yazarken, eserlerinde en sade haliyle ifade ettiği koyu sıkıntı, yaşam biçimine de yansır. Kendisini her daim ait hissettiği taşra durağanlığı, çaresizliği, tekinsizliği sonradan döndüğü kent yaşamına rağmen onun hayata ve bir eylem olarak yazmaya karşı tavrını da belirlemiş. 

yusuf atılgan

‘Aylak Adam’ın meşhur kahramanı C. tıpkı yazarı Atılgan gibi yazdıklarını beğenmez, çöpe atar; “Güçtü, ama yılmıyordu. Bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı…Kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu…Gitti masanın önünde durdu. İşte üç haftaya yakın seslendiğini sandığı insanlar bunlardı. Bütün yazdıklarını acele etmeden küçük küçük yırttı. Bu da bitmişti gene eskisi gibiydi”.   

Yazarın anlaşılmayacağı endişesi bazen kibir gibi algılanır. Öyle midir sahiden? Atılgan’ınki kibir miydi? Tam öyle değil sanki. Evet o duruşuyla, eserleriyle insanı hemen kucaklayan bir yazar değil. 

Tersine huzursuz düşünce ve anlam girdaplarıyla, sıkılgan kendi üzerine kapanan diliyle, toplumu ve sıradan yaşamları küçümseyen “küstahlığıyla” okura meydan okuma cesaretini göstermişti. Benzerlerinin çok olmadığı dönemde, tam da böyle dikenli bir yalnızlığı göze alabildiği için az sayıda eserle Türk edebiyatında derin bir çentik attı bence. 

yusuf atılgan

Sıklıkla okumayı yazmaya tercih ettiğini söyleyen yazar, 60’lı yılların başında “Eşek Sırtındaki Saksağan” adını verdiği bir roman yazmaya başlıyor ama metnin tamamını yok ediyor. Daha sonra yirmi sayfalık ilk bölümü el yazılarının arasından çıkıyor. 

“Siz Rahat Yaşayasınız Diye” başlığıyla çıkan kitapta, Atılgan’ın dergilerde kalmış kısa öyküleri, hatıra fragmanları, el yazılarından derlenmiş notlar, kendi çevirilerinden örnekler, onunla yapılmış söyleşiler, şiirler yer alıyor. 

Evet, onu daha yakından tanımak isteyenler için derli toplu bir fırsat bu kitap ama yine kendisi gibi biraz sırlı. Okur bu defa da onu taammüden yok edilmiş bir romanının tamamını tahayyül ederek zihninde canlandırmaya çalışacak. 

“Eşek Sırındaki Saksağan”ın, günışığına çıkan ilk sayfalarından anlaşılan; yazarın varoluşçuluğun etkisiyle toplum birey çatışmasını öne çıkaran yapısı, uyumsuz iç sesleri, bilinç akışı, sinematografik imgeleri, çarpıcı ayrıntılarıyla yine kendine özgü bir “Yusuf Atılgan romanı” tasarlamış olduğu. 

14 yaşındaki bedensel özürlü Ali’nin monoloğuyla açılan roman, yattığı yerden gözlemlediği aile bireylerinin içsel çatışmaları, bastırılan cinsellikler, köy hayatının kapalı sıkıntısı, gizlenen hayaller ve büyüyemeyen sıkıntılı kahramanlarıyla şekilleniyor. 

Peki neden tamamını yok etti? Cevabı Murat Belge’nin bu roman parçacığı üzerine değerlendirmesinde de var; “Konuyu en iyi bilen İhsan Bayram’ın anlattığından, romanın hemen hemen bitmiş olduğu anlaşılıyor. Neden yakmış koca kitabı? Nedeni Faulkner. Döşeğimde Ölürken’e benzediğini görmüş, ‘Son günlerde Faulkner’dan bir roman okudum. İç diyaloglar vardı. Benimkine benzettim’ diyor. Bir başka yerde de, ‘Yazan bunu taklit etmiş demesinler diye yaktım ben bunu’ dedi, diyerek anlatıyor. Sonuçta neden belki Faulkner”. 

Atılgan’ın Faulkner’ı çok sevdiği belli ama acaba gerçek sebep bu  muydu? Belki de kendi romanını yayımlatmayı isteyecek kadar sevememişti. Başka bir söyleşisinde anlatıyor; “Faulkner’ın bu romanında olayı birisi anlatır, sonra başka biri alıp götürür. Benimkindeyse geçişler çok daha sözel bir geçiş gibi…Çok güzel bir ayarlama da yapmıştım. Öyle olduğu halde büyük bir benzeşim havası yarattı bende ve o romanı yırttım. Şimdiyse pişmanım tabii”. 

Bu pişmanlığın gerisinde tam olarak hangi endişeler ve karanlık duygular saklıydı bilinmez ama ama o titiz, ayrıntıcı, yaşamayı yazmanın önünde tuttuğunu kendine has dürüstlüğüyle her fırsatta itiraf eden Atılgan, “pişmanım” diyorsa, beyanına itimat etmek durumundayız. 

O pişmanlıklarını yeri geldiğinde hiç çekinmeden ifade eden bir yazar. Aylak Adam’ın sonunda hepten umutsuzluğa düşen kahramanı C. “Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz emeyecekti. Biliyorlardı. Anlamazlardı” der ve roman Atılgan’ın kendi umutsuzluğuna da işaret eden bu son cümleye biter. 

Kitapta ödül alması nedeniyle verdiği mülakatta “Aylak Adam’ı ciddiye alan, demek istediklerimi anlayan, tartışan, satırların ardını görebilen aydınlar olduğunu bilmek bana huzur veriyor. Şimdi olsa romanı bile bile ‘anlamazlardı’ sözcüğüyle bitirmezdim” diyor. 

Bu derleme, ondan bize kalan söyleşilere, notlarına bu açıdan bakıp farklı düşüncelerini edebiyatıyla değerlendirmek isteyenler için de iyi bir kaynak. Yine söyleşilerde, bu kitabın yayınlanmasına vesile olan roman girişinin, yok etiği ilk metni olmadığı anlaşılıyor. 

1947’de Parmakkapıdaki Pansiyon adlı bir roman yazıp sonra yırtıp attığını öğreniyoruz. 1952’de hikayeler yazmaya başlıyor. O döneme dair yazamama halini “Galiba anadan doğma sanatçılardan değilim ben. Güç yazarım” diyor. 

Atılgan çok uzun aralıklarla yazar. Her kelimenin ve cümlenin üzerinde durduğunu söylerken haklıdır. Süslemek için değil, somut düşünce ve konuşmalarla duyguları izaha muhtaç bırakmadan sezdirebilmek için. “Bence bir roman şiir gibi yazılır” demesinin edebiyat anlayışında bir karşılığı var.  

O yazamadığı için inandırıcı olmayan mazeretler yaratmaz; “Kafamdaki romanı yazmak için işimden ve oğlumdan vakit ayıramıyorum, ama üzüldüğüm de yok. Bu koşullarda vaktim olsa da istediğim gibi yazacağımı sanmıyorum. Köyde, sessizlikte, üstünde dura dura çalışmaya alışmış biri için İstanbul çok hareketli; ama buna da alışacağımı, bu koşullarda yazacağım zamanın geleceğini sanıyorum. Yazmadığım için ne devleti ne de yayımcıları suçluyorum. Bunda bir suç varsa doğrudan benim suçum bu”. 

Bu kitapta benim okumaktan haz aldığım bölümler, daha çok kısa yazıları ve notları oldu. Sıradan bir gününü, sevdiği yazarlara ilişkin düşüncelerini, 60 yaş izlenimlerini, köydeki hayvanlarla ve tabiatla ilişkisini, Manisa’yı, hayatında iz bıraktığı kimi yer ve hatıralarını anlattığı yazılar onun göründüğü kadar gerçek olan yazar kimliğini de yansıtıyordu. 

Okurla yazarın arasında kurulan köprü, her zaman eserlerle inşa edilmez. Bazen Atılgan’da olduğu gibi kendini yıkarak yarattığı edebiyatıyla, hayata bakışının örtüştüğü çizgiye de hayran olursunuz. O kendisi gibi hissedebilecek olanlara yazdığını söylerken samimiydi; “Yazarken birkaç uzak dostu düşünmek bile yazanın okuyucusunu düşünmesidir bence. Masanın ötesindekilerle ilintimizi büsbütün kesemeyiz. Salt kendisi için yazdığını söyleyenlere inanmam. Yalnız şu var: Her yazar kendi okuyucusunu seçer”. 

Ben kendi adıma onun Faulkner’ın taklitçisi olma endişesinden ziyade beğenmediği için attığı bu romanı okumak isterdim. Eminim o da diğerleri gibi Türk edebiyatının benzersiz romanlarından biri olarak gelecek kuşaklara kalacaktı. 

‘Aylak Adam’ın kahramanı C. kitabın sonuna doğru “İnsan bir şey yapmağa hep geç kalır” diyordu. Neden hep geç kalırız sahiden? Bilmiyorum, fazla düşünmeden, olanla yetiniyormuş gibi görünen basit bir anlayışı rahatça kabullendiğimiz içindir herhalde. 

Peki insan hayatta sadece bulabileceğini mi aramalı? C. gibi ‘gerçek sevgiyi’ arayanlar kibirli yalnızlar mıdır? Ya öyleyse, gerçekten istediğimiz hayatı ne zaman yaşayacağız? 

Siz Rahat Yaşayasınız Diye - Yusuf Atılgan / Can Yayınları

.

Facebook Yorumları

Kod8
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8