Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak


23.7.2018 - Bu Yazı 511 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Hayatın tamamını eprimiş tül perde misali örten duyguların, hakkında en az düşünülen, konuşulan, yazılan kavramların başında gelmesini hep yadırgadım.

İsimlendirebilen, sınırlı da olsa tasnif edilebilen duyguların ötesinde, ışık oyunlarının anlık değişimleriyle şaşırtan tabiat olayları gibi silikleşen duygular da var. Onların cazibesine kapılanlara yakın hissetmem, etrafında halelelen düşünce akışını yakalama tutkusuyla ilgili sanırım.

Başkalarının duygularını kendimizinkilerden yansıyanlarla görebilmek sadece yalnız olmadığımızı hissettirmiyor, “insanlık hallerinin” derinine inerken örtük hikayelerimizi de fısıldıyor. Duyguların etkisi ne olursa olsun onları ifade etmek için seçtiğimiz kelimeler, yarattığımız dil, harekete geçen hayal gücü bize kim olduğumuzu da söylüyor çünkü.

Herhangi bir duygu tarifinin, zamana, mekana ve kültürel tarihe bağlı değişimi, onu tek başına bir “isim” olmaktan da kurtarıyor. Duyguların dille kurduğu karmaşık ilişkide çekici olan, o loş alanın içini doldururken karşılaştığımız duygu kristalleri bana göre.

Yıllar evvel, artık kullanılmayan bir duygu ifadesi olarak karşılaştığım “Mono Non Aware” bahsettiğim bu zihin kamaşmasına, müphem ürpertiye güzel bir örnek. Hiç unutmadım. Aklıma geldikçe yerli yersiz bu sözcüğü unutulmuş bir şarkı sözü gibi mırıldanırım.

Mono No Aware, doğrudan, “bir şeylerin” (mono) dokunaklı olması hissi (aware) anlamına geliyor ve hayatın geçiciliği karşısında bir iç çekiş olarak beliriyor. Estetik algısı da var. Mükemmel olmayan, eksik kalan şeylerdeki güzellik.

Bozulmanın, geçiciliğin işaretlerini hatırlatan bu kavramı ilk kez kullanan, ilk roman olarak kabul edilen ‘Genji’nin Hikayesi’nin yazarı Shikibu. (789-1185) Kitap, tüm canlıların hatta hareketsiz şeylerin dahi belirsizleşip ortadan kaybolduğu hissini anlatan ‘mono non aware’ duygusuyla harmanlamış.

kadın

Yıllar sonra, bu efsunlu kelimeyle ‘Duygular Sözlüğü’nde tekrar karşılaşınca çok sevindim. Kitabı elime alır almaz, hayatın bu ve benzeri duygular etrafında şekillendiğini anlayan, duyguların tarihine, serüvenlerine, inceliklerine bir ömür vakfeden Tiffany Watt Smith’i sıkıca kucaklamak istedim.

O, kökenleri Zen Budist kavramı ‘mujo’ya dayanan ‘mono non aware’yi, “Değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul edince gelen hüzün ve huzur; gelecekte yaşanacak kayıpların önceden tutulan yası, hayatın zevklerinin biteceğinin bilmenin acısı” olarak tarif ediyordu.
Bu maddeyi okuduktan sonra, benzer duygu parçacıklarını kuyruksuz uçurtmalar misali gök kubbede salınışını gördüm.

Birbirlerine tutunmuş sahiplerine kavuşmak isteyen kimsesiz eşyalar gibi usulca süzülüyorlardı. Kesinliğinden, karşılığından emin olduğumuz o çok “tanıdık” duyguların yarattığı buruk yanılsamalar bir yana, adını koyamadığımız, dili, hafızayı parçalayan dağınık duygu sıçramalarının da herkeste farklı bir karşılığı var. Onları biricik kılan, tecrübeyi zenginleştiren değişkenlikleri. Zamana ve mekana hapsedilemiyor oluşları. Ve bilinçdışı oyunların varlıklarına gizemli katkısı.

Stoacılar gibi bir duygunun başlangıcındaki ilk izlerin peşine düşmeyi önemsiyorum ama benim başka bir takıntım daha var maalesef. Pek kolay olmasa da “duygu kristalleri” diye tanımladığım hallere bir isim takmak, onları ayrıntılarıyla tarif etmek istiyorum. Mesela, ilk gerçek ruhsal çarpışma veya tutkulu bir temastan önce hissedilen gerginlik-utanç-korku karışımıyla yoğunlaşan o tuhaf ‘şey’.

kadın

Ya da benzer acıların neden olduğu “hiçlik” hissiyle buluşanların paylaşabildiği kederli sessizlik. Hazdan değil acıdan zevk alanların mavi sarhoşluğu. Derin bir zihinsel “yakınlığın” tesirinden kurtulamayanların tutsaklığı.

Yazarın hafızasının kuytusunda bulduklarını sözcüklerle buluşturmadan, duygularını yazı sanatına dönüştürmeden az evvel hissettiği o kaygan düşünce bulanıklığı. Arzularının karşılığını başkalarında bulamayacağını bilenlerin çaresiz yalnızlığı. Okumayı öğrenmeden evvel dünyayı sesle, kokuyla, dokunuşla hecelediğin zamanlardaki ürperti.

Bir nehirin dip akıntısıyla sürüklenirken kolay fark edilemeyen, dile gelmeyen kayıp duygular...

Smith, bunlara benzer bulutsu duygu tanımlarının, eski kültürlerdeki kullanım biçimine de yer vermiş ama esas muradı bu değil. O bir insanın gerçekten kendisini anlayabilmesi için duyguları yakalaması gerektiğine inanıyor. Kitabın giriş yazısında duygunun ne olduğunu açıklayıp biyolojik bir gerçekmiş gibi yaklaşma yönteminin sorunlarını hatırlatıyor önce.

Duygu kavramının Antik Yunan’dan bu yana gelişimi, modern algısının kökleri, ‘emotion’ (duygu) sözcüğünün icadının hisler dünyasındaki yeri, Darwin ve Freud’la değişen unsurlar, fiziksel tepkilerin evrilmesiyle oluşan duygular gibi somut bilgiler, tarihsel süreci de anlamak isteyenler için anlamlı.

kadındır

Ben daha ziyade duyguların kültürler tarafından nasıl şekillendiğini, zamana, coğrafyaya ve insana göre değişen niteliklerini, tecrübe üzerindeki etkilerini ve dille kaotik ilişkisini merak ettim. Yazarın söylediği gibi, duygular kültürel bağlamından koparıldığı vakit “hikayenin” tamamını göremiyoruz ve hikayenin tamamı “duygu”nun ne olduğuyla ilgili.

Bu nedenle Smith’in hatırlattığı temel sorular bir açıdan eksik kalan hikayeleri de tamamlıyor; Kültürel değerler şahsi deneyimlerimize nasıl yansıyor? Farklı insanlar, duyguları farklı şekillerde kavramsallaştırıyorsa onları farklı şekillerde hissediyor olabilirler mi? Bütün insanların duyguları her yerde aynı şekilde hissettiği sonucunu çıkarabilir miyiz? Duygulara yüklediğimiz anlamlar onları nasıl yaşadığımıza göre değişiyor mu?

“Duygular Sözlüğünün” bugünün rehber kitaplarından farkını da hatırlatıyor okura; “Bu kitap üzülen, somurtan, ürken, sevinen bedenlerimizin nasıl farklı şekillerde bu dünyada varolduğu hakkında. Ahlaki ve siyasi hiyerarşileriyle, cinsiyet, cinsellik, ırk ve sınıf hakkındaki varsayımlarıyla, felsefi görüşleri ve bilişsel kuramlarıyla dünyanın bizim içimize nasıl yerleştiği hakkında”.

Duyguları kategorize etmek zor ama bu kitapta farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde yaşanmakta olan 154 duygu, tek bir kelimenin anlam dünyasına sıkıştırılmış içerikten ibaret değil. Daha da önemlisi bütün duyguların birbirlerinin içine doğru uzanan labirentimsi yollarını incelikle gösteriyor.

Dar ve dolambaçlı patikalarda, öğrenerek kimi zaman şaşırarak yürürken, Smith’in her biri deneme yoğunluğunda yazdığı kültürel hikayelerden oluşan sözlüğün önemi daha iyi anlaşılıyor. O, bir kaşif olarak duyguları anlatırken ihtiyacımız olan şeyin sözcükleri azaltmak olmadığını söylüyor.

Haklı, mevzu “insanın” derinliğini, sınırsızlığını, zaaflarını işaret eden duygularsa, her zaman çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Maddeleri alfabetik sırayla okumak mümkün ama ben yazarın tavsiye ettiği üzere sayfaları karıştırırken öncelikle yoğun hissettiğim duyguları seçtim. Dipnotlar, ara duraklar beni mevzu bahis duygunun kesiştiği, çarpıştığı diğer duygulara yönlendirdi.

Böyle bir yol izlemek, duyguların nasıl değiştiğine ve birbirlerinin içinde nasıl eriyip karıştıklarına dair bir fikir de veriyor. Böylece iç sesleri gizleyen duyguların, o sihirli çelişkinin neden basitleştirilemeyeceği daha berrak görünüyor.

Acıma, Arzu, Can Sıkıntısı, Endişe, Gücenme, Hayal Kırıklığı, Hınç, Hüsran, Kaygı, Kırılganlık, Korku, Kuşku, Melankoli, Merhamet, Öfke, Pişmanlık, Rahatlama, Suçluluk, Tedirginlik, Utanç, Üzüntü, Yalnızlık, Yas, Zevklenme, başlıklardan bazıları.

Böyle sıralandığında “Her an içimde taşıdığım bu temel duygular hakkında daha fazla ne bilebilirim” diye düşünenler olacaktır. Öyle değil. “Duygular Tarihi Merkezi”nde araştırma görevlisi olarak çalışan Smith - Evet, bizim için biraz şaşırtıcı ama bazı üniversitelerde böyle merkezler var - kitabı hazırlarken kendisi ve okur için savrulmayı önleyen bir yöntem tercih etmiş.

İlgili duygunun kültürel tarihine değiniyor, bazen toplumlara göre değişen nüanslarını hatırlatıyor, felsefe, psikoloji gibi disiplinlerle destekliyor, edebiyattan alıntılarla besliyor, kelime kökenine dair bilgilendiriyor ve nihayetinde kendi yorumlarıyla zenginleştiriyor.

Arzu; “Tehlikeli ve büyüleyici olabilir. Sinir bozucu da olabilir, çünkü önünde engel olmayan bir arzu sadece gelip geçici bir duygudur ve yerini hızla doygunluğa bırakır. Ama ya yasak olan, reddedilen, ulaşamayacağımız bir yerden parlayan? Arzularımızın tarihi, kendimizi bu tür şeylere nasıl kaybettiğimizin hikayesidir” diye başlıyor.

Ortaçağda kiliseye gidenlerin yasaklara karşı uyarılma sürecinin ardından Victoria dönemindeki “Arzu hastalıkları”, 19.yy edebiyatından, felsefeden ilgili alıntılar ve örneklerle devam ediyor. 20.yy’da cinselliğin sıradanlaştırılması, “duygusal arzuyu fiziksel arzuya, tutkulu yakınlığı üreme organlarının tatminine bağlayan basitleştirme” sürecine geçtiğinde “Arzu” tek boyutlu bir kelime- duygu olmaktan kurtuluyor. Biyolojik bir içgüdüden fazlası olduğunu söylerken Beckett’in “dehşet verici” ifadesini hatırlatıyor.

Ve kendi yorumuyla bitiriyor: “Belki de arzu ettiğimiz şeyi idealize ettiğimizden şüphe ediyoruz ve çıkaracağımız kargaşadan korkuyoruz: Arzu ettiklerimize tutunuyoruz ve onları uzaklaştırıyoruz, bir hayranlık duyuyor, bir hor görüyoruz. Arzuya tahammül etmeyi zorlaştıran şeylerden biri de beraberinde gelen sinir bozukluğu ve HAYAL KIRIKLIĞI. Ama belki de daha fazla sakladığımız kısmı arzunun hissettirdiği utanç: birini arzulamak bizi kırılganlaştırıyor, henüz sahip olmadığımız ve kolay kolay da edinilmeyecek bir şeyin eksikliğini hissettiğimizi gösteriyor. Bkz. KIRILGANLIK”.

Böyle yüzlerce maddenin birbirleriyle kesişen yollarında dolaşırken, aşkın melankoliyle, can sıkıntısının gezentilikle, merakın yalnızlıkla, merhametin empatiyle, kendine acımanın nefretle, kaygının belirsizlikle, kıskançlığın aşağılanmakla, nostaljinin pişmanlıkla, sabırsızlığın beklentiyle, vecdin aşkla, yasın utançla ve aslında her birinin diğeriyle akrabalıklarını izlemek kolay rastlanabilecek türden bir okuma tecrübesi değil. Üstelik Smith, modern dünyada olumsuz anlamlar yüklenen bütün duyguların insana faydalı yanlarını göstermeyi de ihmal etmemiş.

Portekiz’de ilk 13.yy’da “Saudade” diye bir duygudan bahsedildiği düşünülüyor. Bugün, sadece uzaktaki insanlar için değil uzaktaki yerler ve hatta kaybolmuş nesnelerden için de hissediliyormuş. Smith bu maddede, melankolik özlemi, “Hep orada, yüzeyin hemen altında atan, yasla karışık umut. Muğlak bir özlem var ama vazgeçiş ve geçmişin sevinçlerini hatırlamanın keyfiyle karışmış” diye tanımlamış.

Bu tanım, duyguların uçuculuğunu, geçişkenliğini, karmaşadan doğan derinliğini de iyi tarif ediyor. “Duygular Sözlüğü’’nü keşke duygu çeşitliliğiyle “insanı" anlatan edebiyatı, yazı sanatını önemseyenler de okusa. Hikayeye, oyuncaklı kurgulara, akıllı keşiflere açılan sır orada saklı. Çekirdeğin özündeki duygu kristallerinde.

* Acımadan Zevklenmeye Duygular Sözlüğü - Tiffany Watt Smith / Kolektif Kitap
 

.

Facebook Yorumları

Kod8
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8