A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas


24.2.2019 - Bu Yazı 936 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Herman Melville’in 1856’da yazdığı meşhur hikayesinin kahramanı Katip Bartleby, dünya edebiyatının simge karakterlerinden biri olmuştu. Reddedişin, direnişin, insanın kendisi olarak kalma iradesini temsil ettiği söylenir.

Bartleby bir pencerenin ardından Wall Street’in bir tuğla duvarına bakar ve dalgın bakışlarla dışarıyı seyreder, diğerleri gibi çay, kahve içmez, asla başka bir yere gitmez, büroda yaşar, tatil günlerini bile orada geçirir, kim olduğunu, nereden geldiğini söylemez, kendisiyle ilgili bir şey sorulduğunda hep şöyle der:

“Yapmamayı yeğlerim”.

Yıllar evvel, bugün İspanyol edebiyatının en önemli yazarlarından bir olarak kabul edilen Enrique Vila Matas’ın “Bartleby ve Şürekası” adlı kitabını okumaya başladığımda, hayatta, edebiyatta “kendisi olarak kalma” meselesi üzerine epey düşünmüştüm. Bugün bakışım biraz değişmiş olsa hikayelerini unutmadığım Ret yazarlarını, Vila Matas’ın bir başka melez kitabı “Montano Hastalığı”yla hatırlamak edebiyatın 21.yy’daki yolculuğu üzerine tekrar düşünmemi sağladı.

Vila-Matas’ın edebiyatın tür sınırlarını aşan edebiyat algısını önemsiyorum. Klasik hikaye anlatımının edebiyatseverlerdeki karşılığı kolayına azalmaz. Binlerce yıllık mitlerden beri edebiyat da hayatı hikaye ederek insan olmanın anlamını kavramaya, hakikate yaklaşmaya çalışıyor. 

Ve kimi yazarlar, bazı dönemeçlerde kendilerine yeni bir yol haritası çizerek - başka türlü olamadıkları için - yeniyi denemenin riskini alıyorlar. İnsani olmanın anlamını esnetmeye, dilin etki yaratma alanını aşmaya çalışıyorlar. Neredeyse bütün eserlerinde anı, deneme, mektup, günlük, hikaye ve roman gibi türleri ustalıkla buluşturan Villa-Matas’ın, Bolano’nun da hatırlattığı gibi benzeri yok.

Bir kez yazıp vazgeçen, hep tasarlayan ama hiç yazmayan, bir eylem olarak yazmanın imkansızlığı fikrine kapılan Ret yazarlarını anlattığı kitabına başlarken, “Bartlebyleri hepimiz tanırız, dünyaya karşı derin bir ret duygusu içindedirler” diyordu. O kitabı da denemelerden oluşan bir roman gibi yazmıştı ve geleceğin edebiyatına dair belirgin ve önemli işaretler taşıyordu.

Otobiyografik unsurları da kullanan anlatıcı, kendisinin de Ret yazarlarından biri olduğunu söylüyor.

Edebiyat tarihinin geniş atlasında dolaşırken anlattıklarından en çok aklımda kalanları tekrar okumak için kitabı karıştırırken, önce Juan Rulfo’nun bir katip gibi yazdığı ‘Pedro Palomar’dan sonra neden 30 yıl boyunca yazmadığı sorusuna verdiği cevabı gördüm:

“Yazmıyorum çünkü bu öyküleri bana anlatan Celerino amcam öldü”. 

Celerino amcası gerçekten yaşamıştı ve Rulfo’nın sonradan izah ettiği gibi yürürken onunla sohbet ediyordu, çok yalancıydı ve anlattıklarının hepsi yalandı. Dolayısıyla Rulfo’nun anlattıkları da yalandı. Ve o edebi şöhrete kavuşmasını sağlayan iki kitaptan sonra yazmayı bıraktı. 

Mazereti görünürde bu kadar basitti.

Bu kitaptaki en ilginç hikayelerden biri ancak bu muhteşem derlemeyi özel kılan Vila-Matas’ın yazarları değerlendirme biçimi ve birikimi bana göre. Rimbaud’nun 19 yaşında dahice bir erken gelişmeyle eserini tamamlayıp ömrünün sonuna dek çok güçlü sanrıları nedeniyle susmasının kaynağını sorgularken yazmayı reddeden Sokrates’le karşılaştırıyor; “Eğer istersek, Rimbaud’nun yazma eylemine simgesel vedasını, yazmama hastalığına tutulan Sokrates’in tarihsel davranışının basit bir tekrarı olarak görebiliriz”.

Vila-Matas’ın bütün eserlerinde kullandığı bu yöntem, edebiyat tarihine bütünlüklü bir bakışa da davet ediyor. Yazarların alışkanlıkları, yazma eylemine yaklaşımları ve aralarındaki örtük “akrabalık” ilişkilerini kendi yazarlık yeteneğiyle ifade etmesi onu çağdaşların ayıran en önemli özelliği.

Yazmaktan vazgeçme veya farklı nedenlerle “yazmamayı tercih ederim” tavrında gizemli bir büyüklük de var. Eğer yazarın söylediği gibi her şeyi görüp susan Tanrı kusursuz bir Ret yazarıysa, onun sessizliğini kendi suskunluklarıyla taklit edenlere daha yakından bakmak lazım. Yazamayan karakterlerle dolu romanların “Tanrı anlatıcıları” da bunu yapar bir bakıma.

Yazma eylemini, iklimini, düşüncesini büsbütün terk eden yazarlardan da bahsediyor. Hayatının son otuz sekiz yılını farklı isimlerle imzaladığı tuhaf anlaşılmaz dizeler yazarak çatı arasına kapanarak yazan Hölderlin onlardan birisiydi. 

Son yirmi sekiz yılını akıl hastanelerinde küçük kağıtlara mikroskobik harfler kazıyarak geçiren, “solda sıfır” olmak isteyen, ün ve dünyevi kibirlerden hazzetmeyen Walser de öyle. Yazar onu Pessoa’yla birlikte anmış:

“Walser’in sevdiği kibir, Fernando Pessoa’nınki gibi bir kibirdi. Portekizli şair, yazar Pessoa, bir keresinde, çikolatayı saran alüminyum kağıdı yere fırlatıp, hayatı da böylesine fırlatıp attığını söylemişti”.

Yazmak da bazen yazmamak gibi susmaktır.

İnsanın kendisinin bir hiç olduğunu düşünmesi, anlaşılmayacağı vehmine kapılması, hayallerine inanmaktan vazgeçmesi, hayatı anlama çabasından uzaklaşması, bazen saf bir kibir ya da yazma tutkusunun içlerinde kımıldattığı duygu kırıntılarını yazıya dönüştüremediği için hastalanması; sebep her ne olursa olsun bu vazgeçişler de da bir “var olma” biçimi kuşkusuz. Ve yazarın da söylediği gibi onlar da edebiyat tarihinin önemli bir parçası.

Primo Levi, toplama kampında kendisiyle birlikte olan insanların evlerine sadece korunma içgüdüsüyle değil, görmüş oldukları şeyi anlatma arzusuyla dönmek istediklerini söylemiş. Resmi tarihin gölgesinde saklanan acıları toplumsal hafızaya katmanın, kendimizi o hikayeler aracılığıyla inşa edip sonraki nesillere aktarmanın yolu yazmaktan geçiyorsa eğer, bundan kaçınmak mümkün değildir bazen.

Vila-Matas, her ne kadar Ret yazarlarını ciddiye alıp onların kaçış sebeplerini derinlemesine incelediyse de, o da temelde yazının, edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyor belli ki: “Edebiyat, onu reddetmek bize ne kadar coşku verse de, çağdaş bakışın her gün daha ahlaksızca ve tam bir kayıtsızlıkla yok saymaya çalıştığı tüm bu olayları unutulmaktan kurtarır”.

Bu kitaptaki ironik, gizemli, trajik, farklı sorulara ve yaklaşımlara açık duruşların yanı sıra bende iz bırakan güçlü bir hikaye var. Şair Juan Ramon Himenez’in eşi iki yıl kanser tedavisi gördükten sonra onun dönüyor. Yakın zamanda öleceğini bilen bir İsveçli gazeteci, ölmeden evvel Juan Ramon’a Nobel ödülü verileceğinin kendisine bildirilmesini istiyor. Ancak Zenobia durumu öğrendiğinde artık konuşamayacak durumda. Kağıt hışırtısını anımsatan sesiyle bir ninni mırıldanıyor ve ertesi gün ölüyor.

Sonrasını Vila-Matas aktarıyor: “Juan Ramon için Nobel ödülünün bir anlamı yoktur artık. O ninni aristokrasisini tepeden delmiştir. Zenobia’nın eşini işlerini akıllıca düzenleyerek gerçekleştirdiği her çalışma, yıllarca yapılagelen her şey, seven ve sadık bir eşin ölene dek sürdürdüğü o büyük ve sabır yüklü çaba, umutsuzca bunları düşününce Juan Ramon’un başına yıkılır ve ödülü yere fırlatıp öfkeyle çiğner. Zenobia öldüğüne göre artık yapıtları onu ilgilendirmemektedir. O günden beri tam bir edebi suskunluğa gömülecek ve asla başka bir şey yazmayacaktır”. 

Bu hikaye, okuduğum günden beri o hışırtılı sesle ve sessizliği bir bıçak gibi kullanan şairin görüntüsüyle birlikte bana eşlik ediyor.

Himenez’i yaralı bir hayvana benzeten Vila-Matas, Ret tarihinin en çarpıcı cümlesini bu hikayenin sonunda hatırlatmış:

“Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur”.

Miras bıraktıkları büyük eserlere rağmen, bu kitapta muhtelif sebeplerle Ret yazarlarına dahil edilen Kafka, Cervantes, Conrad, Musil, Maupassant, Julien Gracq ve daha az tanınan diğerlerinin medcezirli maceralarını okurken, yazma eyleminin kendisinden ziyade onları sonsuz bir “terk edişe” sürükleyen suskunluğu ifade ediş biçimlerini düşünüyordum.

Gitmenin, kalmanın, boşluğa düşmenin, umutsuzluğa kapılmanın, vazgeçmenin, yorgunluğun, hayata tutunmanın, yazmanın, yazamamanın, söylemenin ve susmanın da kendine has bir sesi var. Ve bütün bunlarla baş ederken kullanılan dil, muhatabına, okura, yazara “kim olduğunu” ve bu dünyadan geçip giderken nasıl bir iz bırakacağını da söylüyor. “Yapmamayı yeğlerim” direnişinde, insanın kendisi olarak kalabilmesinin sırrı, o tavrın hakikatinde saklı.

Gençken annesi tarafından eğitilmesi için Flaubert’e teslim edilen Maupassant, Akademi onu “ölümsüz” olarak kutsamayınca, acıklı bir kibirle kendini öldürme testi yapar ve bunu başaramaz. O günden sonra bir daha yazamaz. Yazmaktan zevk almadığı için değil bunu yapma zahmetine katlanamadığı için. Vila-Matas’a göre yapıtı sona ermiştir, çünkü artık ölümsüzdür.

Ve 1853’de henüz 34 yaşındayken başarısızlığa mahkum olduğu düşünülen Melville. Daha sonra tek bir eserle, Moby Dick’le dünyayı fethedeceği henüz bilinmeyen Melville. Başarısızlığının ve depresyonunun panzehiri olarak “Katip Bartleby”i yazarak 20. yy yazarlarını etkileyen hikayeci Melville.

“Melville 1891’de unutulmuş olarak öldü. Bu son otuz dört yıl süresince, yolculuk anılarından oluşan uzun bir şiir ve ölümünden az önce de ‘Billy Bud’ı yazdı diyor Vila-Matas. Ona göre Kafkavari ama Kafka’yı önceleyen bu hikaye, ölümünden sonra uzun yıllar yayımlanmayan bir baş yapıt.

“Yaşamının son otuz yılında yazdıklarının hepsi Bartleby gibi düşük yapıtlardı” diyor yazar. “Bunu yapmamayı yeğlermiş” gibi...

Ben bu yazıyı “yapmamayı tercih” ettiğini söyleyen bir karakterin o meşhur cümlesiyle dünya edebiyatının fırtınalı denizine doğru tuhaf maceralar peşinde sürüklenen, 21.yy en özgün yazarlarından biri olan Enrique Vila-Matas sayesinde yazdım.

Onunla açık denizlerde dolaşırken şair John Keats’in sesini de duydum:
“Şairin içinde bir varlık yoktur ve ben bir şairim. Yazmayı sonsuza dek bırakacağımı söylememde şaşırtıcı olan ne?”

Ve başka bir şair Jaime Gil de Biedma’nın o ürpertici fısıltısını hiç unutmadım:
“Ben şair olmak istediğimi sanıyordum aslında şiir olmak istiyordum. Ve bunu kısmen başardım; ortalama bir çabayla iyi yazılmış bir şiir gibi...”.

Bartleby ve Şürekası - Enrique Vila-Matas / Doğan Kitap * Montano Hastalığı - Enrique Vila - Matras / Jaguar Kitap


Lüzumlu not: Bu temanın devamı olan ‘Montano Hastalığı’ bu yazıda değerlendirilemeyecek kadar çok katmanlı ve yine türleri buluşturan mühim bir roman. O da başka bir yazının konuğu olsun.

.

Facebook Yorumları

Kod8
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8
Emlak8.Net