A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz


7.10.2019 - Bu Yazı 174 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Onun son anlarını hayal etmiyorum, hissediyorum. Bu yazıyı yazdığım serin bir sonbahar akşamından 77 yıl evvel, benzer bir iklimde ufukta beliren bakır rengi adaların silüetine bakıp geleceğini tahayyül etmeye çalışıyor.

Kabardıktan sonra aniden sakinleşen yorgun deniz, hiçlik duygusu yaratan sıkıntılarının geride kaldığını söylüyor. Artık onun gibi “farklı” olanlardan ve kendinden kaçmasına gerek kalmayacak. Henüz 27 yaşında. İlk kitabı İskandinavya’da müstear ismiyle yayımlamış. Onu henüz tanımıyorlar.

Sorbonne’da eğitim aldığı sırada yeni romanı üzerinde çalışıyor. Kaçış yolculuğunun ruhunu bütün dünya görmeli. Benzerlerinden çok farklı olduğu için değil. “Ötekileştirilenin” çürütücü yalnızlığını kendi hikayesinin sesiyle anlatmalı.

Gemideki 361 göçmenle birlikte tecrit edildiği Avustralya’da İngiltere’ye götürülüyor. Acının boşuna olmadığını ispat etmek istermişçesine yeni roman taslağını göğsüne koymuş sabırla müphem “geleceğini” bekliyor.

Dostlarını, sevdiklerini, yolda karşılaştığı insanları, onu koruyanları, zulmedenleri, düşmanlaştıranları bir zamanlar yaşamış insanlar olarak değil de zihninin medcezirli yansımaları olarak görüyor artık. Gerçeklik algısını, zamanın uçuculuğu ve açık denizin ortasında ceviz kabuğu misali salınan gemi belirliyor.

Biraz sonra bir Alman denizaltısı tarafından saldırıya uğrayacaklarından ve öleceğinden habersiz, gök yüzünde dağılmış inciler misali ışıldayan yıldızlara bakıp yalanlar üzerine inşa edilmiş hayatları düşünüyor belki.

Birkaç hafta önce annesine yazdığı son mektupta, ölümü halinde, yayımlanmamış olan taslaklarına ne olacağıyla ilgili tasarılarını yazmış. 1942 tarihli bu mektupta, ‘Yolcu’ isimli romanından söz ediyor. 1939 İngiltere’de ve 1940’ta Amerika’da yayımlanan bu kitabı, elden geçirdiğini ve düzeltisini İngiltere’ye ulaştırmak üzere eski bir kamp arkadaşına verdiğini söylüyor.

Yeniden keşfedilmesi için 80 yıl bekleyen ‘Yolcu’yu yayına hazırlayan Peter Graf, bir mektup sayesinde orijinal metnin Frankfurt’daki Alman Ulusal Kütüphanesi’nin sürgün arşivinde olduğunu öğreniyor. 2015’de okuduğunda yazarının arzuladığı gibi düzeltiye ihtiyaç duyduğunu fark ediyor. O anki duygularını aktarmış;

“Nazilerin Kasım ayında başlattıkları Yahudi kıyımı atmosferinde, her an yakalanma ya da ihbar edilme riski alanda, korku içinde Almanya’da oradan oraya hedefsiz bir şekilde dolaşan Otto Silbermann’ın kaderini takip ediyordum...7-13 Kasım 1938 tarihinde Almanya’yla Avusturya’da gerçekleşen korkunç olaylarla ilgili bilgilerimi tazelemeye başladım...”

O dönem bugün az çok bilinse de romanın atmosferine zemin hazırlayan olayları (Kristal Gece) hatırlatmakta fayda var;

“Goebbels’in iddia ettiği gibi, 7 Kasım 1938’de Paris’teki Alman Elçiliği’nde, Polonyalı bir Yahudi tarafından kurşunlanan elçilik sekreter Rath’n ölmesi üzerine gelişen halk ayaklanmasının sonucu olarak ortaya çıkmamıştır.

17 yaşındaki Grynspan’ın faili olduğu suikast, aslında sadece uydurulmuş bir kılıftır. Böylece SS üyeleri, sıradan vatandaş kılığına bürünerek ülke çapındaki sinagogların yakılıp Yahudilere ait dükkanları talan edilmesi için talimat vermeye ve hakları adım adım gasp edilen Yahudileri sistematik olarak kovuşturmaya başlamıştır. Almanya’da kalan Yahudiler bir anda, canlarını ancak yurtdışına kaçarak kurtarabileceklerini anladıkları anda, tüm kapılar birbiri ardına kapanır”.

Romanın kahramanı Otto Silbermann da o insanlardan biridir. Bu noktada okur, ‘Yolcu’nun da Nazi rejiminden kaçış hikayesinin anlatıldığı benzer hikayelerden biri olduğunu düşünecektir. Doğru ancak tahmin edileceği gibi bu Boschwitz’in ve ailesinin hikayesi yani otobiyografik izler de taşıyor.

O kendisi gibi bu çaresizliği yaşayan yüzbinlerce Yahudinin yaşadıklarını anlatarak, dönemin atmosferindeki zulmün sıradan insanlardaki yansımasını gösteriyor.

Yazarak mücadele etmek, korkunç bir umursamazlıkla suçları seyredenleri edebiyat aracılığıyla tanıklığa davet etmektir aynı zamanda. Gün ışığına ne vakit çıkacağını bilinmeyen bir hikayenin, kimi ne zaman etkileyeceği meçhuldür ama suçun zamanla toplumun bilincinden silinen anısını candıracağını, bu inanca sadık kalarak yazanlar bilir. Zamanın aşındırdığı huzursuzluğu tekrar canlandırabileceği sezgisidir belki de onu her koşulda diri ve sağlam tutan.

Okurken genç bir yaşta öleceğini sezer gibi yazdığı bu romanın tanıdık olmasına rağmen basit diliyle nasıl etkilediğini düşündüm. Boschwitz, üslupçu değil, sıradan bir anlatımı var. Bu kitabı yazmasaydı adını kimse bilmeyecekti muhtemelen. O koşullarda muradı da edebi bir anlatıyla sarsmak değildi sanırım. Kendince daha doğru ve güçlü bir sezgiyle yazmış; Faşist rejimlerin tek başına yaşayamadıklarını, suçu normalleştiren toplumun desteğiyle ayakta kaldıklarını Almanya’dan farklı portrelerle hatırlatıyor.

 O dönemde yaşadıklarını berrak bir anlatımla aktaran gazeteci Haffner, ‘Bir Alman’ın Hikayesi’nde soruyordu:

“Bütün okurlarım, bugün Almanya’da kulaklara ulaşan nutukları duyduklarında (Ya da kokusu yurt dışına kadar ulaşan cürümlerden haberdar olduklarında) kendi tanıdıklarını düşünüp, şaşkınlıktan dona kalmış bir halde soruyorlardır kendilerine: ‘Benim dostlarıma ne oldu? Onlar da bu tımarhanenin bir parçası mı gerçekten? Onlara neler yapıldığını fark etmiyorlar mı? Ve onlara neler yapıldığını..Yoksa bunu onaylıyorlar mı? Bunlar nasıl insanlar? Bu insanlar hakkında ne düşünmemiz gerekir”.

Boschwittz’in kahramanı Yahudi tüccar Otto Silbermann, başta iş ortağı, yakın çevresi, sokakta karşılaştığı sıradan insanlar aracılığıyla, buna benzer sorularla, Nazi olmayı reddedenlerlerin karşılaştığı zorlukları ve rejime imkanları nedeniyle teslim olup rahat edenleri gösteriyor.

Silbermann, kaçmak için sınıra doğru giderken trende kendisi gibi rejimden kaçan Yahudi br marangozla tanışır. Uzun bir bölüme yayılan diyalogda, Lilienfeld ona yaşadığının savaştan farkını anlatır:

“Savaş da güzel değildi ama o kadar da kötü sayılmazdı. Daima başkalarıyla berberdik. Halbuki şimdi bir başımıza kaldık. Şu anda emir veren kimse yok, tıpkı insanın uyabileceği bir düzen olmadığı gibi. Gitmek zorundayız ama kimse yolu tarif etmiyor. Prusyalılar emrindeyken bile bu kadar ağır bir baskı görmedik. Güzel değildi tamam, ama askerdik. Sayısız askerden biriydik. Oysa şimdi diğerleri Ari iken biz şu pis Yahudi olduk! Onlar huzur içinde yaşarken biz av gibi hem de yalnız bir av gibi sürülüyoruz. En kötüsü bu! Öteki marangozlar her zamanki gibi yaşayıp işlerine bakıyor. Peki ya ben, ben kaçmak zorundayım. Mesele bu!"

Silbermann yani anlatıcı yazar, romanın esas derdini en iyi yansıtan ve akılda en çok kalan o cümlelerle cevap verir;

“Bu yeni beraberliğe dahil olmadığınıza şükredin! Daha kötüsü, aptalcası ve zalimcesi düşünülemez. Her şeye karşın kötü bir çoğunluğun parçası olmaktansa iyi bir azınlığın parçası olmak yeğdir”.

Bu hikayede ‘Yahudi’ sözcüğünün yerine ötekileştirildiği için zulme, baskıya maruz kalan diğer etnik, kültürel veya inanç temelli grupları koyabilirsiniz. Siyahlar, Komünistler, Kürtler, Aleviler vs. Ötekinin sahibi olmak, ona hükmetmek, yönetmek, küçümsemek, dışlamak hep kolay ve “bereketli” olanı tercih eden “kitle insanının” tipik davranışlarından.

Yazarın bu anlamda “iyi bir azınlık” dediği grup, o geniş aidiyet sınırlarının dışında kalmayı göze alan insanı temsil ediyor. Yani ötekileştirmenin cazibesine ve aldatıcı tuzaklarına kapılmadan kendilerinden daha güçlü bir “şeyin” parçası olmayı tercih etmeyenlerden bahsediyor.

Aynı okula gittiği, birlikte çalıştığı, içki masası paylaştığı halde karşılaştığı insanlardan gözünü kaçıran marangozun tüccara cevabı “ötekileştirilmenin” yarattığı karanlık yalnızlık hissini ve basit bir yaşama özlemi de yansıtıyordu:

“İnsan çok hassaslaşıyor. Her şeyin altında bir hainlik aramaya başlıyorsunuz. Halbuki tek istediğiniz, herkes gibi huzur içinde işinizi yapmak, akşamları bir bardak bira içip arada bir keyifle briç oynamak”.

 ‘Yolcu’ bir kaçış hikayesinde üzerinde işaret varmış gibi yaşayanların duygu kırılmalarını da anlatan bir roman. Otto Silbermann, yazarın ailesi ve kendisi kendisi gibi burjuva değerlerini temsil ediyor. Dolayısıyla Boschwitz, dışlanan ve damgalanan varlıklı bir Yahudi ailesinin yaşadığı sarsıntıyı düzene, alışkanlıklarına, evine bağlı insanın savrulmasını da resmetmiş.

Trende tanıştığı bir kadın sohbet sırasında “Yahudiler neden kaçmakla yetiniyorlar” diyor. “Eğer romantik olsaydık, son iki bin yıldan sağ çıkamazdık büyük ihtimalle” diye cevap veriyor Otto, sonu görünmeyen çetin bir mücadelede sağ çıkmanın önemine de vurgu yaparak.

Otto Silbermann son sözü yazan Graf’in da dediği gibi sempatik bir karakter değil aslında. Kendisiyle aynı kaderi paylaşan insanları da hor görebiliyor. Suç işleyenler, bilerek kötülük yapanlar, güçlünün yanında yer alanlar, fırsatçılar, sinip susanlar, cesaretle yardım edenler, merhamet gösterenler... Tekinsiz yolculuğunda bazılarının yerine kendisini koyarak düşünmesi, suçun ve masumiyetin kolayca yer değiştirebildiğini göstermek için sanırım.

Tam da bu noktada yine Haffner’in o dehşet verici itirafını hatırlatmak isterim;

“Benim ve bana benzeyen diğer insanların Almanya’daki Nazi devriminin başlangıcını, tam olarak bizleri bu dünyadan silip atmayı hedefleyen bir gelişmeyi, sanki her şeyin çok dışında ve üstündeymişçesine bir sükunetle, adeta bir tiyatro locasında otururcasına seyretmesi kadar tuhaf bir hadise nadiren görülmüştür”.

 Heinrich Böll, romanın Almanya’da yayımlanması için yayınevi editörüne yazdığı mektupta, “Bir insanın kendisini senin yüzünden aşağılanmış hissetmesine izin vermemelisin” demiş. Kitap ancak 80 yıl sonra ana dilinde yayımlandı.

1942’de aralarında yazarın da bulunduğu tutsaklardan bazıları Britanya ordusuna katılıp Nazi rejimine karşı savaşmayı kabul ediyor. Boschwitz, o sırada aralıksız yazıyor ve birlikte tutsak tutulduğu bir arkadaşına, kendi hayatını kaybetmekten çok son taslağı kaybetmekten korktuğunu itiraf ediyor.

Ulrich Alexander Boscwitz,1942’de bir yolcu gemisinde öldüğünde yanında romanın taslağı varmış. O sayfalardan birinde, “Bize yaşamak yasak, buna razı mı olacaksınız” sorusu da vardı. Bugün o hikayeyle kendini “ötekileştirilmiş” hisseden herkese soruyor;

Buna razı mı olacaksınız?

 

* Ulrich Alexander Boschwitz - Yolcu, Çev: Suzan Geridönmez / Delidolu Yayınları


© Ahval Türkçe

.

Facebook Yorumları

Emlak8
7.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive