Gürbüz ÖZALTINLI

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Erkeklik halleri


12.2.2019 - Bu Yazı 420 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Neden futbol statlarına hep “ölmeyee ölmeyeee ölmeyeee” gidilir?

Neyin şehvetidir, yaratıcılığın şahikasından türemiş ana avrat küfürlü marşlarla kol kola zıplarken avaz avaz bağıran binlerce insanın yaşadığı?

Trafikte; emniyet şeridinden basıp giden, slalom yapan, spin atan, dörtlüleri yakınca otoyolda ters yönden gitmek de dahil tüm yasakların askıya alındığını zanneden; hayatta hiçbir şeyi algılayamadığı hızla sarı ışığı algıladığını çaldığı kornasından anladığımız, 180’le kopmuş gelirken 500 metreden çaktığı selektörden tanıdığımız, belki de dünyaya sunduğumuz tek teknolojik buluşumuz “Emniyet Kemerini Bağlamayı Hatırlatıcı Sinyal Sesini Susturan Kemersiz Çakma Kelepçe” nin müşterileri… Evet, bu sürücülerin neden yüzde doksandokuzondadokuzu erkek türünden çıkmaktadır.

Niçin kadınlar yapamıyor slalomları, spinleri, sarıda korna çalıp, dörtlülerle her yasağı çiğnemeleri? Bütün bunların fizik şiddetle bir ilişkisi olabilir mi? Bunları yapmanın, bayağı bildiğimiz kafa göz yaracak kavgalara yol açabileceği; bunu göze alan bir zihniyet gerektirdiği; bu nedenle de muhtemelen torpidoda bir tabanca ya da bagajda krikonun hep hazır tutulduğu; kısacası, çok ama çok erkek dünyasına ait bir adrenalin mevzusuyla karşı karşıyayız diyebilir miyiz?

Nerede çok göze batan bencillik varsa, nerede hak ve kural tanımazlık varsa, nerede yaptığı yanlıştan utanmak yerine bunu hatırlatana  “yaptım lan n’olucak “ efelenmesi varsa, neden failler yüzdedoksandokuzondadokuz erkek türünden olmaktadır? Çünkü bütün bu haller bildiğimiz fizik şiddet dünyasına aittir. Şiddet kültürünün görünümleridir bu davranışlar. Şiddet kullanıcısı değilseniz, size de yönelebilecek bir şiddeti göze alamıyorsanız, şiddeti doğrudan hem temsil hem de davet eden bu tür davranışlara girişemezsiniz.

Erkekler bu davranışların faili de olabilirler mağduru da…Fakat kadınlara faillik hemen hemen hiç düşmez bu “ataerkil adalet” dünyasında; onlar mütemadi mağdurlardır…

Daha soft gibi gözüken konular da var. Mesela ev hayatımız.

Kadının çocuk doğurma ve aileyi doyurma, temizliğini, bakımını yapma makinesi olarak tanımlandığı, “kutsal anne, hamarat kadın” güzellemesiyle eve kapatıldığı geleneksel modelden söz etmiyorum. Onu aştığı iddiasıyla gururlanan “modern” ilişkilere daha yakından ve dürüstçe bakmayı öneriyorum. Bakalım ataerkillik kolay yıkılabilir bir kültür müymüş?

Modern ailede yeni bir kavram doğdu. “İkinci vardiya” (second shift) formel sektörde bir gelir karşılığında çalışan evli kadınların ev içinde ortak yaşantıya ilişkin üstlendikleri ve maddi bir karşılığı olmayan işlerin yürütülmesini ifade ediyor. “Ev işlerinin” erkek ve kadın arasındaki dağılımını, bu ücretsiz emeğin kime ait olduğunu ve adıyla sanıyla kimin kimi sömürdüğünü gösteren bir kavram ikinci vardiya.

Basit bir karne düzenlemek hoş olabilir! Çocukların beslenme, giyinme, yıkanma gibi temel ihtiyaçlarını kim ne oranda üstleniyor. Onların birkaç dakikada darmadağın olan odalarını sistematik olarak kim topluyor? Çocukları geçtik… Birlikte yaşanılan bu evde çamaşırları makineye kim koyup çalıştırıyor, kim yıkama bitince çıkartıp asıyor, kim kuruyunca topluyor, katlıyor, ütülüyor, yerleştiriyor? Sofrayı kim topluyor; kim “topluyor gibi yapıyor”, mutfağa götürülenleri sudan geçirip makineye yerleştiren, kirlenmişse ocağı silen, makineyi çalıştıran, masayı silen ve aslında ortamı yemek yemeden önceki duruma getiren bir dizi işi kim hangi oranda paylaşıyor. Bu iş nüanslarını boşuna saymadım. Erkeklerin ev hayatında “çalışıyor gibi” yapmakta uzmanlaştıklarını yakından biliyorum. Sadece kadınlarla değil, kendi aralarında da erkekler ortak yaşantıda hiç bıkmaksızın kaytarma ve ötekini sömürme stratejileri geliştirirler. Bu o kadar yoğun yapılır ki, yapan adamlar bunun farkında olmaktan bile uzaklaşırlar. Normal gelir kendilerine davranışları. Bir tabağı sofradan alıp mutfak evyesine bırakmak “işe katılmaktır” çoğu erkek için. Gidip kanepeye uzanma hakkı kazanmasına yeter. İkinci vardiya orada devam etmektedir oysa.

Başka işler de var karnede. Mesela çöpün dolduğunu kim fark ediyor. Kim torbayı çıkartıp ağzını kapatıyor, kapının önüne koyuyor? Kim arada bir elektrik süpürgesini yerinden çıkartıp fişe takıp “şöyle bir ortalığı alıyor”. Siz bir erkeğin “makineyle şöyle bir ortalığı aldım” cümlesi kurduğunu duydunuz mu hiç? Bu kadın cümlesidir. Küçükken annelerimizden, evlenince karılarımızdan duyarız.

Ortalığı toplama diye bir iş vardır değil mi? Bu çok ciddi bir iştir. Yapılmazsa bir süre sonra o ortamda yaşanamaz. Kaç tane erkek bunun farkındadır sizce? Karnenizi dürüstçe notlandırınız please…

Mutfağa geliyorum… Az sonra…

Yatağı toplayan var mı sizin evde? Yoksa, bırak akşam yine bozulacak nasılsa mı deniliyor? Toplanıyorsa kim topluyor acaba? Askerlikte ilk öğretilen işlerden olup, “battaniyeyi öyle gergin sereceksin ki bozuk parayı üstüne atınca zıplayacak” komutunu hatırlamayan erkek yoktur sanıyorum. Peki, askerlik şiddeti ortadan kalkıp evine dönünce yatak toplayan erkek oranı nedir? Anneler veya karılar varken o evde…

Beni daha şaşırtan iş başlıkları da var. Mesela seyahat çantası hazırlamak. Adam kendi valizini hazırlamıyor. Karısı zaten gönüllü ( bu kadın gönüllülüğü hususu çok uzun ve karmaşık bir meseledir ve Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlıklar” olarak literatüre kazandırdığı davranışları hatırlatır. Bunu ileride tartışacağız inşallah), fakat adam karısından da daha gönüllü bu işi de ona yıkmakta. Bu kadar kişisel bir iş, yani hangi gömleği, kazağı, pantolonu giyeceği, kaç dona ihtiyacı olacağı, havlusu, ayakkabısı, şusu busu… İnsan bunları kendi kararlaştırıp, bulup, katlayıp valizine koymaz mı; yapmıyor işte! Alan razı veren razı deyip geçiştirebiliriz isterseniz. Karneye koymayalım hoşlanmadıysanız.

Evet, gelelim mutfağa. Burası biraz karışık. Artık pek eskisi gibi değil; yemek denilince akla hemen ve sadece kadınlar gelmiyor. Mutfağıyla övünen erkekler hiç az değil ve giderek de çoğalıyor. Yemek yapmak, gerçekten neresinden baksanız diğer fazla nitelik gerektirmeyen ev işlerinden farklı bir uğraş. Sofistike, yaratıcılığa çok açık ve fazla sayıda (pişirme teknikleri, malzeme oranları, dünya kültürüyle köprüleri) unsurun işe karıştığı özellikli bir emek sergilemeye müsait. Modern erkeğin bunu keşfetmesi uzun sürmedi. Zaten profesyonel hayatta da geleneksel olarak ahçılık erkeklerin işi.

Şunu ileri sürebilirim: Erkeğin mutfağa girişi, iktidarından vaz geçmesi, paylaşımcı damarının kabarması sonucu değil; tersine, iktidarını, popülaritesini pekiştirme imkânı olarak gerçekleşti.

Bunun üç görünür sonucu oldu. Birincisi, biz yemek yaparken bir mutfağın ancak bir doğal afetle kıyaslanabilecek kadar darmadağın olup pislik içinde kalabileceğini öğrendik. İkincisi, yemek üretiminde de bir hiyerarşiyle tanıştık. Maydanoz ayıklama, soğan doğrama, sarımsak ezme, domates rendeleme, malzemeleri yıkama filan gibi tatsız tuzsuz ve “herkesin yapabileceği” işlerle ahçının zaman kaybetmemesi, o ne istiyorsa   “yardımcı olmak sıfatıyla” (tabi çoğunlukla kadına düşen bir görev bu)  yapılması ve erkeğin ustalığını yemeğin oranlarında, pişirilmesinde, mucizevi dokunuşlarda göstermesine imkan tanınması gerektiğini anladık.  Üçüncüsü yemeklerin de bir bakıma cinsiyetinin olduğunu fark ettik.

Mesela bir kabak dolması tamamen dişidir. Ya da patlıcan musakka, tarhana çorbası, yaprak sarma, zeytinyağlı yer elması veya pırasa veya barbunya veya yeşil fasulye ve elbette kapuska, karnıyarık; hep dişidir bu yemekler. Fakat mesela çiğ köfte sapına kadar erkektir. Mangalda et, zaten Türkler at sırtında koştuğundan bu yana erkektir. Bir de kendini tavuk, kuzu, dana dünyasına vurmuş, türlü çeşitli soslar, soteleme yöntemleri, fırında takla attırmalar, buharda Çinlileştirmeler gibi şaşırtıcı yaratıcılıkta işler çıkartan modellerimiz var bizim. Yalnız dikkatinizi çekmiştir balığı ayırıyorum. Erkeğimizin balıkla ilişkisi soslu, süslü, atraksiyonlu değildir nedense. Saf lezzet düşkünlüğü başlar birdenbire…Orada durum şudur: Birincisi; modern Türk erkeği balığın tazeliğini dokunarak, orasını burasını kurcalayarak filan değil, uzaktan bakarak hemen anlar. İkincisi; bütün balıkların ismini, mevsimini çok iyi bilir ve nesine olsa iddiaya girer. Üçüncüsü; tavalıksa o balık, en çıtırını o yapar, yok eğer ızgaralıksa, şeytana pabucunu ters giydirir, hem lokum gibi pişirir hem suyunu içinde bırakır… Makarna pilav olayına girmeyeyim artık. Hepimiz İtalyanız ve hepimiz pilavın ustanın namusu olduğunu biliriz. İşte biz erkekler mutfağı da böyle fethederiz…

Vallahi küçümsemek için söylemiyorum; ti’ye almıyorum. Hepsi de saygıdeğer çabalar.

Saygıdeğer, ama rolleri de pek değiştirmeyen çabalar. Zaten de bunlar rol değiştirmek için değil, rol çalmak için yapılıyor kanımca. Hatta bana uzaktan da olsa kahve falı olayını hatırlatıyor. Siz de rastlamışsınızdır büyük ihtimalle, bir aralar yemekli kadınlı erkekli buluşmalarda erkeklerin bazıları kahve falı bakmaya başlamıştı. Büyük sükse yaptı bu iş. Elbette herkesin yapacağı iş değildi. Yaratıcı bir hayal gücüne, kıvrak bir dile, mizah duygusuna, yani bazı hasletlere ihtiyaç gösteriyordu. Bu arkadaşlar, kadınların çok ilgi gösterdiği fakat genellikle gösterdikleri ilgi kadar renkli ve zengin bir dil kuramadıkları; (üç vakte kadar, için daralmış, paket geliyor, yol var gibi) klişelerin dolup taştığı kahve falları sektöründe yıldız gibi doğdular. Bazı arkadaşlarımdaki cevheri o zamana kadar nasıl keşfedemediğime şaşırdığım çok oluyordu. Neyse, bir modaydı geçti gitti. Ekmeğini yiyen de çok olmuştur bilemem.

Fakat mutfak pek geçici bir moda değil sanki…

Eğlenceli gibi geliyor böyle anlatınca. Oysa ataerkilliğin gülünecek bir yanı yok; tersine çok acıtıcı… Otoriter zihniyetin, acımasız şiddetin, saldırgan milliyetçiliğin, militarizmin, savaşların temelinde bu kültür yatıyor. Modern ideolojiler bu maskülen kültürden oluk oluk besleniyor. Ataerkillik keşke sadece kadına soğan doğratan erkek rolünü anlatan bir kavram olsaydı; bu halledilirdi nihayetinde…

Haftaya devam. Sevgiyle kalın, evleri fazla dağıtmayın…

.

Facebook Yorumları

Kod8
26.05.2019
Bu bir aşk değil gasp hikayesi
22.05.2019
Tartışmayan toplum olmanın bedeli
13.4.2019
Seçimleri kaybeden gider kazanan gelir kural budur
9.4.2019
Kaybedilen sadece Büyük Şehirler mi
4.4.2019
Umut nerede
31.3.2019
Erdoğan'ın Türkiye toplumuna “katkısı”
15.3.2019
Seçimler imajlar ve gerçekler
4.3.2019
İnsan doğası ve seçme özgürlüğü
24.2.2019
Askerlik, erkeklik ve şiddet
18.2.2019
Kültür değil kazanan değişiyor
12.2.2019
Erkeklik halleri
5.2.2019
Anekdotlar
27.1.2019
Berberin gözünden
21.1.2019
Ataerkil kültür
14.1.2019
Kültür üzerine
31.12.2018
Borçlanalım eğlenelim... mi?
24.12.2018
İyilik ve kötülük üzerine
17.12.2018
Yalanlarımız
10.12.2018
Aristippos’un kemikleri çınlasın
4.12.2018
Adanmışlık
17.11.2018
Müslüm Baba
1.7.2018
AKP ve Erdoğan: Ne kadar
28.6.2018
HDP'ye ne oldu?
27.6.2018
Tahmin ve temennilerden sonra özeleştiri ve dersler
22.6.2018
Cumhurbaşkanlığı üzerine tahmin ve temenniler
21.6.2018
Tahminler ve temenniler
14.6.2018
Siyasetçi ile seçmeni arasındaki fark
10.6.2018
AKP’nin değişimi ve “demokratın” dilemması
6.6.2018
Tanıyalım tanıtalım
24.5.2018
Zihniyetle yüzleşmek
21.5.2018
Zihniyet ve siyaset
17.5.2018
Bu seçimler biraz farklı gibi
29.1.2018
Savaş ve romantizm
24.5.2017
Almodovar'dan Demirkubuz'a evlerimiz
17.5.2017
Fotoğraflarımız
16.4.2017
15 NİSAN’DA MEMLEKET MANZARALARI
9.4.2017
İnsan ve iktidar
1.4.2017
Derin bir nefes alıp kendine bakmak
27.3.2017
Amaç çift başlılığı gidermekten çok daha fazlası
12.3.2017
Erdoğan konuştukça...
19.8.2015
İnsan hayatının değeri
6.8.2015
Toprak bütünlüğü sorunu ve şiddet
30.7.2015
Krizin nedenleri
27.7.2015
İradenize sahip çıkın
12.7.2015
Eleştiri ve yüzleşme
5.7.2015
Mahalle
4.7.2015
Tasfiyeci projenin çöküşü ve fırsatlar
30.6.2015
Aramızdaki duvar
26.6.2015
Sıradan insanlık
23.6.2015
Türklerin ve Kürtlerin zor sınavı
18.6.2015
Oyunu görmek yetmez, bozacak irade gerekir
11.6.2015
Aklıselime çağrı
4.6.2015
Tehlikeli oyunlar üzerine düşünceler
28.5.2015
Büyük oyun
21.5.2015
Otoriterlik ve sol
14.5.2015
Hukukun araçsallaşması ve aydının ikiyüzlülüğü
7.5.2015
Popülizmi hafife almayın
30.4.2015
'Bağımsız yargı'nın tahliye kararları
26.4.2015
Diz çökerek yükseleceğimiz günü beklerken
23.4.2015
Köhne teoriler, yaşadığımız tarih ve seçimler
16.4.2015
Silah ve Siyaset
8.4.2015
Terör, Medya ve Muhalefet üzerine bir söyleşi
02.04.2015
Elektrik, Cinayet ve Muhalefet
27.03.2015
Bir amatörün kehanetleri
19.03.2015
Seküler aydının derin korkuları
13.03.2015
AKP gerçeği ve Erdoğan’ın liderliği üzerine düşünceler
05.03.2015
‘Yan yana durmak’ üzerine
15.02.2015
Seçimler, Yeni Türkiye ve Kürtler
12.01.2015
Paris düşerken dindarların ve laiklerin sorumluluğu
10.01.2015
Siyaset, yolsuzluklar ve ahlaki üstünlük
29.12.2014
Bu aydınları okumayı reddediyorum
26.12.2014
Yolsuzluklar, darbe ve ahlak
21.12.2014
Hamaset önderleri
27.11.2014
Mehmet Altan: Bir aydının ürkütücü yolculuğu
13.07.2014
Bugün Ankara’da bir duruşma yapılıyor
20.06.2014
Er Kenan Evren
02.06.2014
Kutuplaşma
26.05.2014
Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi
06.05.2014
Muhalif aydınlar ve sol: Bir savrulmayı anlama çabası*
26.04.2014
Babalar ve oğullar*
24.04.2014
Karamsar aydınlar üzerine
08.04.2014
Hababam Sınıfı’nın çuvallayanları
02.04.2014
Balkon ve gerçekler
28.03.2014
Muhafazakârlar, Kürtler ve Türkiye solu
19.03.2014
Çatışmanın kökleri
10.03.2014
Tarihe devam…
04.03.2014
Yakın tarihimizden bugüne bakmak
27.02.2014
Sırrı Süreyya Önder’in düşündürdükleri
24.02.2014
Zehra paramparça
12.02.2014
Bu operasyon AKP’yi neden etkilemez?
09.02.2014
Muhalefet nerede kaybetti
07.02.2014
Vicdanlı aydınlara sorular
26.01.2014
‘Yetti artık’ bu kavgada hiçbirimiz tarafsız değiliz
14.01.2014
Demirel barikatlara çağırsaydı…
04.01.2014
Kuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?
31.12.2013
“Gelmiş geçmiş en kudretli iktidar!”
28.12.2013
Doğu Batı çatışması ve derin devlet
26.12.2013
Allahtan medyamız sağlam!
21.12.2013
Gençliğe hitabe
19.12.2013
Bu cinayeti kim işledi?
08.12.2013
Hakkıyla tartışılamayan hayalet: Cemaat
1.12.2013
Erdoğan paradoksu: Ne seninle ne sensiz
21.11.2013
Gezi tecrübesi içinden Erdoğan’a bir bakış
17.11.2013
Erdoğan da eleştirilir, çok da iyi olur
15.06.2013
Gezi patikaları
12.05.2013
ALPER GÖRMÜŞ’ÜN “TURNUSOL SORUSU” ÜZERİNE
28.04.2013
Sizinle anlaşamayız
25.04.2013
Taraf’ta lastik patlatanlar
20.04.2013
Gökkuşağı Çocukları
17.04.2013
Yeniden, laikler ve ulusalcılık üzerine
13.04.2013
Laik kesimin tek seçeneği ulusalcılık mı
23.03.2013
Kürt barışını anlamak
16.03.2013
Akıl barış derken, ne bu endişe
13.03.2013
Sürecin yumuşak karnı
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
09.03.2013
Asıl risk altında olan CHP
06.03.2013
Öcalan’ı ‘dövmek’
02.03.2013
Sakin olmak da bazen iyidir
27.02.2013
Toplum barış peşinde ‘halkçılar’ Silivri derdinde
23.02.2013
Muhalefete kimlik ararken
20.02.2013
Değişim ve ‘büyük uzlaşma’
13.02.2013
Sol-sağ ayrımı ne anlatıyor
09.02.2013
İnsanlar ikiye ayrılır
06.02.2013
Yok canım ne ırkçılığı!
02.02.2013
Yalan, nefret ve geleceğimiz
30.01.2013
Seçkinci ırkçılığın ‘derin korkusu!’
26.01.2013
Irkçılığın yırtılan maskesi: ‘Kemalist sol’
23.01.2013
Ahmet Kaya ve hatırlamak üzerine
19.01.2013
Sürecin iki yüzü: Söylem ve eylem
16.01.2013
Türk- Kürt ittifakı
12.01.2013
Derin devleti izleme kılavuzu ve Balyoz
09.01.2013
Osman Sakalsız
05.01.2013
Bu kez başaralım
29.12.2012
ODTÜ’nün açığa çıkarttığı nedir
26.12.2012
ODTÜ protestocuları ve devlet şiddeti
22.12.2012
Eskimiş kalıplar verimsiz duygular
19.12.2012
Kişiler ve misyon
15.12.2012
Katile hayvan demek
12.12.2012
Kadınlar kırılırken
08.12.2012
Muhafazakârlara dokunabilmek
01.12.2012
Muhafazakâr çoğunluk
28.11.2012
Bir uyarı üzerine yeniden laikler
24.11.2012
Demokratikleşmede laiklerden umut var mı
21.11.2012
Solcu arkadaşımdan gelen mektup
17.11.2012
Solcu arkadaşım
14.11.2012
Ya ölmek ya asmak mı
10.11.2012
Şemdin Sakık bir meczup mu
07.11.2012
Bir ‘halk kahramanı’nı hatırlamak
03.11.2012
Türkiye seçeneksiz mi
31.10.2012
Açlık grevleri ve sorumluluklar
27.10.2012
Temel sorun milliyetçilik
17.10.2012
Sözün gücü
13.10.2012
İstanbul Barosu seçimleri
10.10.2012
Savaş ve ahlak
06.10.2012
Kuşku
03.10.2012
Yeni vizyon: İdeolojiye dönüş
29.09.2012
Balyoz ve kanaatlerimiz
26.09.2012
Savaşın 28. yılında ‘network teorisi’
22.09.2012
Gün ortasında değişen bir yazı
19.09.2012
Büyük kırılmanın enkazı: Büyük barolar
15.09.2012
Liberaller
12.09.2012
Uzlaşmanın savaşmaktan daha çok cesaret gerektirdiği bir garip ülke
05.09.2012
Barış için
01.09.2012
Nalân ve hayatımız
29.08.2012
Pragmatizmin avantajları ve sınırları
25.08.2012
AKP, otoriterleşme ve Kürt sorunu
22.08.2012
Fark nerede
18.08.2012
Yine gerçekçilik üzerine
15.08.2012
Gerçekçi olmak
11.08.2012
Yeni iktidar mücadelesi ve bazı sorular
08.08.2012
Kendimize açtığımız savaş
25.07.2012
Türkiye düşmanlığı
21.07.2012
Katilleri eşitlerken adaleti öldürmek
14.07.2012
Kahramanlar
11.07.2012
Barış istemek
07.07.2012
Yargı
04.07.2012
Modern bir suç aleti: Çek
30.06.2012
Hukukla küçük bir sınav: Kentleşme
27.06.2012
Hukuk otorite ve kültür
20.06.2012
Cemaat tartışması
16.06.2012
Özel Yetkili Mahkemeler
13.06.2012
CHP ve yenileşme
09.06.2012
Sadık toplum hayali
06.06.2012
İdeolojiler ve feminizm
02.06.2012
Kırık
30.05.2012
Kadınlar
26.05.2012
Uzaklıklar yakınlıklar
23.05.2012
Girit’e giderken anılar
19.05.2012
Fedakârlık
16.05.2012
Kültür savaşları
12.05.2012
Asabi toplum
06.05.2012
Sol’u eleştirmek
03.05.2012
Kör nokta
01.05.2012
28 Şubat; dalgalar ve halkalar
24.04.2012
Tarih
17.04.2012
Ne değişti
10.04.2012
Yüksek bilinç mi, kör nefret mi
03.04.2012
Yeni Kürt planı
27.03.2012
Bir yaş günü
20.03.2012
Hrant hareketi
13.03.2012
FEMEN ve muhafazakârlık
06.03.2012
Millet iradesi
28.02.2012
Çengelköy’de bir akşamüstü
21.02.2012
Kirli girişim meşru müdafaa
14.02.2012
Gücün kaynağı ve şeffaflık sorunu
07.02.2012
Neden olmaz
31.01.2012
Başbakan ve medyası
24.01.2012
Hrant’ın öğrettikleri
17.01.2012
Sessiz çığlık
27.12.2011
Müzik ve insan
20.12.2011
Ütopya ve vicdan
13.12.2011
Babalar ve oğullar
06.12.2011
Şiddet ve meşruiyet
29.11.2011
Dönüşüm
22.11.2011
Devlet, PKK ve hakkaniyet üzerine
15.11.2011
Kürt sorunu teorisi
08.11.2011
Yeni politika ve tehlikeli argümanlar
01.11.2011
Havadan sudan
11.10.2011
‘Tehlikeli işleri stille yapmak sanattır’
20.09.2011
Üç dava ve değişim
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8



Kod8
Emlak8.Net