Kürşat BUMİN



Bookmark and Share

MEB'de öğretmen olmak


21.10.2014 - Bu Yazı 8675 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Son günlerde gündemi meşgul eden önemli konulardan biri “okul ve çocuk”  meselesiydi. 5. sınıftan itibaren öğrencilerin “başörtüsü” kullanmasına cevaz veren yönetmelik dolayısıyla “çocuk”un kime ait olduğu (devlete mi, aileye mi) sorusu da gündeme geldi ama bu çerçevedeki tartışma -doğrusu- devede kulak kabilindendi. (“Çocuk”un sadece “kendisine” ait olduğunu ileri süren görüşler de oldu ama bu sorunun çok zor bir soru olduğunu unutmayalım.) Yeri gelmişken “okulda başörtüsü” konusuna nasıl yaklaştığımı da kısaca belirtmek isterim: Konuya tabii ki “politik özgürlük” açısından bakmak gerektiğinden ve ailede de bu tür (“politik”) özgürlükten söz edilemeyeceğinden dolayı “başörtüsü” konusu bu ülkede de (Fransa’nın devlet okullarında uyguladığı “yasak” dışında) aklı başında her ülkede karşılaştığımız gibi ailelerin seçimine bırakılmalıdır.

Çocuğun “devlete ait” olması gerektiği tezi iki yüz yılı aşkın bir zamandır şahit olduğumuz gibi -ve sıkça söylendiği gibi- “ulus devlet”in inşasında vazgeçilemeyecek bir seçimdi. Ancak bu seçimin özellikle son yarım yüzyıldır ne yaralar (!) aldığını da hatırlayalım. Geçen zaman içinde demokrasilerde “çocuk” o derece önem kazandı ki, bu konuda “ulus”un filan adını ağza almak münasebetsiz bir davranış haline geldi. Böylece demokrasiler “çocuk okula gelsin de isterse başörtüsüyle gelsin, yeter ki gelsin” seçimini yapar noktasına  geldi. Güzel ve yerinde bir seçim değil mi bu? “Okul”una güvenen, “öğretmen”ine güvenen, okullu olmanın bugünün ve yarının politik özgürlük idealini beraberinde getireceğine inanan demokrasiler haklı olarak bu yolu seçti. (Yanlış anlaşılmasın, bizde hâlihazırda işbaşında bulunan “hükümet devleti”nin derdinin bu yönde olduğunu söylemiyorum. Bizde çocuk “başörtülü” de olsa başı açık da olsa devletin zimmetindedir hâlâ.)

Marş ve 'yemin'deki ruh

Bir ülkenin öğretmenleri için yazılıp bestelenen (artık seslendirilmiyordur herhalde) bir marş “Alnımızda bilgilerden bir çelenk / Nura doğru can atan Türk genciyiz. / Yeryüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk; / Korku bilmez soyumuz” diyerek başlıyor, bu mesleğin 'yemin' “Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim" diyerek sonlanıyorsa ortada büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır. Tamam, tabii ki ben de sizin gibi bugünün öğretmenlerinin bu “marş” ve “yemin”le aralarının çoktan açıldığını, bu metinlerdeki okkalı sözcüklerin yerini çok daha hakiki ve samimi düşünce ve duyarlılıklara terk ettiğini düşünüyorum. Ama bu “ruh”un okulu -sarsıcı nitelikte tabii ki- terk ettiğini söyleyebilir miyiz? Bu “ruh” meselesi asıl olarak şu bakımdan önemlidir: Konuya ilişkin asıl sorunumuz terk edilen ya da terk edildiği ileri sürülen bu “ruh”un yerini alacak bir başka donanım oluşturmaya henüz başlamamış olmamız.

Bu durumda nereden başlamalı? Ders programlarının ve buna bağlı olarak ders kitaplarının vadesi çoktan dolmuş niteliğinden mi, öğretmen yetiştiren fakültelerden mi, “pedagojik formasyon” denilen ve nitelikli öğretmen olabilecek kapasite binlerce gencin önünü kapayan “tekelci” uygulamadan mı, ne işe yaradığı belli olmayan (hatta sır olan!) “hizmetiçi eğitim faaliyetleri”nden mi? Türkiye’de 900 bine yakın öğretmen, milyonlarca öğrenci ve milyarlarca bütçeylerle dönen bu çark neye hizmet ediyor?

Mesela öğretmenlik konusunun neredeyse birinci problemi haline dönüşmüş şu “pedagojik formasyon”. Konuya yabancı olanlar için kısaca hatırlatayım: Bir üniversitenin fen-edebiyat fakültesinin bir bölümünden diplomalısınız. Matematik, fizik, tarih, felsefe, coğrafya veya yabancı dil vb. öğretimi gördünüz. Öğretmen olmak istiyorsunuz. Hayır olamaz, çünkü “pedagojik formasyonunuz” eksik. Oysa yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır: Eskiden liselere öğretmen olabilmek için sözünü ettiğimiz fakültelerden mezun olmak şartı aranırdı. Biyoloji, tarih, fizik, matematik, felsefe öğretmenleri mutlaka fen-edebiyat fakültelerinin ilgili bölümlerinden mezun olmak zorundaydı. Zamanın ortaokul öğretmenleri ise, başta Gazi Eğitim olmak üzere eğitim enstitüleri mezunlarından oluşurdu. Oysa bugün eğitim fakültelerinin ellerine geçirdiği “pedagojik formasyon” programı diğer fakülte mezunlarına öğretmen olma yolunu büyük ölçüde kapatmış durumdadı

Peki nedir bu “pedagojik formasyon” acaba? Nasıl bir güçlü içeriğe sahiptir ki, öğretmen olabilmek için bu formasyon mutlaka gereklidir. Ne olduğu neye hizmet ettiği meçhul bu programı mecburen izleyen öğretmen adaylarının söz konusu içerik hakkında neler düşündüğünden -bol örnekle- internetten yoluyla haberdar olabilirsiniz. Bir örnekten hareketle söyleyecek olursak, fen edebiyat fakültesinin “tarih” bölümünden mezun olup üstüne bir de yüksek lisans (hatta doktora) yapmış olan bir öğretmen adayına bu çileyi çektirmenin makul bir nedeni olabilir mi? Bu formasyonda bir tarih öğretmeni (bu örneği diğer branşlar için de alabilirsiniz) belki de öğrencilerine ilk defa “Tarih nedir?” gibi bugüne kadar bizim Okul’un kapısından girememiş bir soruyu işleyecektir. Demek ki artık, öğretime ilişkin bazı değerli araştırmalarda altı çizildiği gibi, hiç değilse orta öğretimde öğretmenlik mesleğine kabulde bu türden değeri-önemi kendinden menkul yöntemlerden vazgeçip adaylardan yüksek lisans-doktora derecelerine sahip olmalarının istenmesinin zamanı gelmiştir.

Sıkılmadıysanız, fen-edebiyat fakültelerinden mezun olup “formasyonsuz” oldukları için öğretmen adayı olamayanlarla ilgili bir yetkilinin çok uzak olmayan bir tarihteki bir açıklamasına da dikkatinizi çekmek isterim: Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü'nün (Ö.B.) konuya ilişkin açıklamasının bir bölümü de şöyleydi: "Öğretmen olamayacak bu öğrencilerimiz araştırma gibi alanlarda çalışabilecek. Örneğin biyoloji okuyan biyolog, kimya okuyan kimyager, matematikçiler de bankalarda çalışabilecek…”

Düşünün, “MEB Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü” gibi son derece “fiyakalı” bir unvan sahibinin bu sözleri sorunun ne derece sahipsiz kaldığının bir delili değil midir? MEB mevzuatının “öğretmenlik mesleği” başlığı altında yer alan bahislerden birisi olan “aday öğretmenlerin” adaylıklarının sona ermesi yolunda geçtikleri “sözlü sınav”da nelerden konuşulduğuna ilişkin bilgi veren bölümü de aktarayım. Sözlü sınavda şu konular gözden geçiriliyor: “a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade kabiliyeti ve muhakeme gücü, b) İletişim becerileri, öz güveni ve ikna kabiliyeti, c) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı, d) Topluluk önünde temsil yeteneği ve eğitimcilik nitelikleri, yönlerinden Bakanlıkça oluşturulacak komisyon tarafından değerlendirilir.” “Bakanlıkça oluşturulan komisyon”un hangi kriterlerden hareketle karar verdiklerini görüyorsunuz…

İsterseniz bir örnek de Batı’dan verelim: Mesela Fransa’da yürürlükte olan CAPES yöntemi. Bakanlık orta öğretimde görev alacak öğretmenleri üniversitelerin gözetiminde CAPES olarak anılan son derece zor bir sınavdan geçirmeden adayların yüksek lisans öğretiminden de geçmiş olmasını şart koşuyor. Orta öğretim, lise öğretmeni deyip geçmeyelim; unutmayalım ki bugün Ahmet Hamdi Tanpınar’dan başlayarak aklımıza gelen -hiç değilse edebiyat ve sosyal bilimlerde- pek çok ünlü isim kariyerlerine “lise öğretmeni” olarak başlamışlardı.

MEB'e örnek çalışmalar

Öğretmenlik konusunda temelsiz ve yararsız bu uygulamaları bir kenara bırakıp biraz da bu işe hak ettiği değeri veren -sayıları ne yazık ki çok sınırlı olan- girişimleri kısaca hatırlayalım. Bu çerçevede, Sabancı Üniversitesi bünyesinde yıllardır çaba sarf eden Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ilk akla gelen düşünce ve uygulama çevresi olmalıdır. ERG öğretim-eğitimin günümüzde nereye yönelmesi gerektiğini düzenlediği konferanslar-çalıştaylar ve yayınlarıyla son derece iyi ortaya koyuyor. Bir örnek vermek gerekirse, ERG’nin Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi ile birlikte öğretmenlere ve eğitimcilere yönelik açtığı “Öğretmen Atölyesi ve Sertifika Programı” çerçevesinde konuşulan/tartışılan konu başlıkları şunlardan oluşuyordu:  Demokratik Yurttaşlık ve Eleştirel Düşünme / Gruplararası İlişkiler ve Ayrımcılık / Kültür, Kimlik ve Çoğulculuk / Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim / Engellilik / Yaşlılık, Çocukluk ve Çocuk Katılımı / Yoksulluk ve Sosyal Dışlanma / Toplumsal Hafıza ve Geçmişle Yüzleşme.

Düşünmemiz lâzım herhalde; bu konu başlıklarıyla yürütülen bir “hizmetiçi eğitim faaliyeti”ni mi benimseyip uygulayacağız, yoksa “Eğitim Bilimine Giriş / Sınıf Yönetimi / Öğretmenlik Uygulaması…” türünden konularla “formasyon” kazanmaya devam mı edeceğiz?

ERG’nin yayınladığı bir başka önemli çalışma, oluşturulması gereken “öğretmen modeli”nin MEB’in uzaktan bile ilgisi olmayan niteliklerini bakın ne güzel sıralıyor:

“…Örneğin, çocuklara saygı duyma, meslek etiğini bilme ve uygulama, problem çözme yeteneğini geliştirme, eleştirel düşünme yeteneğini geliştirme, öğrenci kişiliğini geliştirmeye katkıda bulunma, gelişmeye ve yeniliğe açıklık, iletişim, özeleştiri ve yansıtma becerilerine ve eğilimlerine sahip olma, bireysel farklılıklara saygı duymayı ilme ve meslektaşlarıyla işbirliği ve karşılıklı değerlendirme yapabilme gibi yetkinlikler dünyada belli başlı öğretmen yetkinlikleri olarak kabul edilmektedir. Öğrencilerde eleştirel düşünmenin gelişmesini desteklemesi beklenen öğretmenlerin kendilerinin de eleştirel düşünebilen ve bu yolla öğrencilerine model oluşturabilen, farklı bilgilenme ve düşünme biçimlerine açık bireyler olmalarının önemsenmesi doğaldır. Öte yandan, verilen hizmetiçi eğitimlere bakıldığında, bunların uzun listeler oluşturduğu, ancak içeriklerinin niteliği ve düzeyi hakkında bilgi sahibi olma olanağının çok sınırlı olduğu görülmektedir…”

Demek ki bu devirde bu işin altından üç 4’ü yan yana dizmek, TEOG gibi merkezi yazılımları devreye sokmakla kalkabilmek imkânsız. MEB’in ERG’nin yukarıda aktardığım sertifika programının konu başlıklarının işaret ettiği “dersler”i önce üzerinde iyice düşünüp sonra bu çerçevede bir öğretmen yetiştirme plan ve programını uygulamaya koymadan bu ülkedeki Okul’un kendisinden günümüzde beklenen işlevleri yerine getirebilmesi imkânsız görünüyor.

http://www.aljazeera.com.tr/gorus/mebde-ogretmen-olmak

.

Facebook Yorumları

reklam
8.11.2017
'Ne gazetelerde ne de radyoda'
31.10.2017
Bir kez daha hatırlayalım: 'Cumhuriyet alkışla olmaz
27.10.2017
Diyelim ki ‘cumhurbaşkanı' olmaya niyetlendiniz
17.10.2017
Savaşa girdik TEOG’u unuttuk
13.10.2017
Fazla 'iddialı' iddianameler
8.10.2017
Hemşehriler birer 'piyon' mudur?
3.10.2017
'Politik münavebe'siz bir demokrasi mümkün değil
29.9.2017
Şu şarkı da var: 'Kimseye etmem şikâyet…'
22.9.2017
'Çok basit bir konu'
19.9.2017
'Faşizmin fotoğrafı' desek yanlış mı olur?
15.9.2017
Sayfalarca süren bir “Yargı” resitali!
1.9.2017
Vejetaryenler hele de veganlar…
28.8.2017
Üç açıklamanın üçü de yanlış ve yersiz
7.8.2017
Söyle çocuğum (….) kime derler?
29.7.2017
Çok parçalı bir yazı
24.7.2017
'Yüzde 26': Politik hafızanın hepten dumura uğraması
17.7.2017
Kıbrıs’ta neler oluyor?
13.7.2017
Bitmeyen 'yemin krizi'nin yeni hali
10.7.2017
Türkiye 'büyük devlet' olmak istiyor
6.7.2017
'Bizim için Türkler toplumumuzun bir parçasıdır'
3.7.2017
Yakın tarih ve bugüne ilişkin notlar
26.6.2017
Yine 'gizli tanıklar' ve Ahmet Altan’ın yerinde savunması
16.6.2017
Deprem tehlikesine karşı dikkat!
12.6.2017
CHP’nin Katar’la imtihanı ve bir 'anayasa hukukçusu'
9.6.2017
Sıkıcı ve dolayısıyla öğretici olmayan bir 'Rapor'
3.6.2017
‘Komisyon'a ulaşan raporların hâl-i pür melâli
31.5.2017
Referandum arifesinde 'Doğmamış çocuğa don biçmek'
21.10.2014
MEB'de öğretmen olmak
01.09.2014
'Okul Sorunu' ve TEOG'un düşündürdükleri
01.07.2013
Ünlü 35'inci madde'
30.06.2013
Unutmayın: 'Milli İrade' minareyi yasaklamıştı
24.06.2013
Mübalağanın zirvesi: Evi 96 metrekarelik bayrakla kaplamak
23.06.2013
Değinmeler...
20.06.2013
'Yepyeni' ile karşılaşmaktan şaşkına dönmüş bir Türkiye
17.06.2013
Gerçekten 'enteresan': Kürsüde (neredeyse..) 'Üç Hilal'
16.06.2013
'Plebisit' ve 'muhatap problemi'
13.06.2013
'Gezgi' notları…
09.06.2013
İki anayasa toplantısı ve 'kötümserlik'
06.06.2013
Bunun adı 'yeni siyaset', 'masum ve samimi' değil
03.06.2013
En doğru değerlendirme Demirtaş'tan
02.06.2013
'Tertip' değil, sahici bir 'şehir hareketi'
30.05.2013
İsmail Saymaz'ın haberlerinden hareketle Kaypakkaya
26.05.2013
Yeni alkol düzenlemesi: Sokakta kafayı çekmek serbest
20.05.2013
Bu Yargıtay ve TMK ile buraya kadar (2)
19.05.2013
Bu Yargıtay ve bu TMK ile buraya kadar
12.05.2013
Ayrışma 'politika'nın geleceği açısından hayırlıdır
05.05.2013
Mevzuatın 'marjında' bir vali
21.04.2013
İfade özgürlüğünde 'büyük kitle'yi mi dikkate alacağız?
18.04.2013
'Oradaydın' ama 'orası' anlatıldığı gibi değildi!
04.03.2013
'Tutanak'taki Öcalan
13.01.2013
Başsavcılığın tebliğnamesini nasıl anlamalı?
10.01.2013
21 Ekim halkoylaması olmasaydı…
07.01.2013
'Teşekkürler Aydın Bey' (!)
06.01.2013
MİT Müsteşarı'nı 'kurtarıcı' ilan etmek
03.01.2013
Esrarengiz yorumlar
31.12.2012
Bir değerlendirmeye dair
30.12.2012
Günlerin götürdükleri (devam)
27.12.2012
Günlerin götürdükleri…
23.12.2012
'Kuvvetler ayrımı' tarihimiz
16.12.2012
II. Değişiklik'in anti-tarihsel yorumu
09.12.2012
'Gazetecilik' iyi işlere de yarıyor
03.12.2012
'Öğrenciler (…) şeffaf kıyafetler giyemez'
02.12.2012
Özrü kabahatinden büyük…
22.11.2012
Yalan değil, 'Güvenlik Konseyi' gerçekten anakronik
18.11.2012
Siyaset kamuoyu yoklamalarının esiri mi?
05.11.2012
Hükümet ne düşünüyor?
04.11.2012
Siyasi talepler 'açlık grevi' ile karşılanabilir mi?
01.10.2012
Yarışmasız- danışmasız bir meydan 'projesi'
30.09.2012
'Eskort kızlar' hikayesi nasıl sonlanacak?
27.09.2012
İnsanlığa karşı bir tebliğname
24.09.2012
Şimdi 'siyaset' zamanı!
23.09.2012
'Oslo tartışması'na dair
20.09.2012
'Yargı' mı dediniz?
17.09.2012
Belki de en iyi çözüm: 'Müslümanların kayıtsızlığı'
16.09.2012
'Kayıp Şehir' keşfedilerek nasıl 'deve yapılır'?
10.09.2012
Dokunulmazlık meselesi (devam)
09.09.2012
'Dokunulmazlık' meselesi bir kere daha gündemde
18.08.2012
Aslı Çakır ve Gamze Bulut: Sekülerleşme habercileri
15.08.2012
'Sözde'li iddianameler
14.08.2012
Meclis'i yedekte tutmak
13.08.2012
Bu iddianamenin hukuki bir anlamının olmadığı açık
12.08.2012
Ülkenin 'gazete okurları' da mağdurlar arasında
11.08.2012
'O bir demokrasi kahramanı' mı?
08.08.2012
'Siyaset de bir ibadettir' derler ama inanmayın
07.08.2012
'Susma orucu'na methiye
06.08.2012
Son iki haftanın -tabii ki- en önemli gelişmesi
25.07.2012
Ahmet Altan'ın 'yargı yetisi'ni paylaşarak
23.07.2012
Ernest Gellner 'Kemalizm'i anlatıyor
22.07.2012
Farklı konularla iki yeni 'köşe yazarı'
21.07.2012
Diyarbakır Valisi'nin açıklaması (2)
18.07.2012
Diyarbakır Valisi'nin açıklaması (1)
17.07.2012
Eyüp ve bira tartışması çerçevesinde Yeşilay
16.07.2012
Eyüp ilçesi sınırları içinde bira içilir mi?
15.07.2012
'Türk milleti' tekrarından rahatsız olmak bir 'zaaf' mıdır?
09.07.2012
Tatsız bir şaka: 'Üç yıl içinde engellilere uygun minibüsler'
08.07.2012
Üst geçitte yürüyen merdiven
04.07.2012
Özbudun'un son kitabından hareketle (3)
03.07.2012
Özbudun'un son kitabından hareketle (2)
02.07.2012
Özbudun'un yeni kitabından hareketle
01.07.2012
Yeni Anayasa'da MGK'ya yer verilecek mi?
30.06.2012
'Özel yetkililer'e veda ederken bir iddianameden notlar
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Seraby Interactive |Reklam Ajansı
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Seraby Interactive |Reklam Ajansı