Ümit FIRAT



Bookmark and Share

Ruslar Kiğı’ya ilerlediğinde


17.7.2018 - Bu Yazı 515 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Babam henüz çok genç bir yaştayken, kendi ifadesiyle, 1916 senesinde Rus Ordusu’nun memleketimiz Kiğı’ya kadar ilerlemesi neticesinde, geniş bir aile topluluğuyla, katırlar ve eşekler desteğinde epeyce zor şartlarda Malatya’ya hicret etmişler. Açlık, kıtlık ve salgın hastalıklarla geçirdikleri 2 senelik muhaceretleri boyunca 1 kız, 2 erkek kardeşi de orada tifodan ölmüş.

Sonra savaş bitmiş, evlerine dönmüşler. Bu sefer de hayat şartlarının oldukça güvensizliklerle dolu olduğu bir dönem başlamış. Tek parti dönemiyle birlikte bölgedeki çeşitli ayaklanma ve askeri operasyonlar yoğunlaşmış. Bu arada II. Dünya Savaşı da patlak vermiş. Neyse ki bu sefer Türkiye savaşa girmemiş. Ama yine de, her an Türkiye’ye sıçrama potansiyeline sahip bir savaş ortamı hüküm sürmüş.

Savaşlar, sürgünler, kıtlıklar, salgın hastalıklar ve otoriter yönetim şartlarında geçen 50 yıl. Türkiye’nin biraz nefes alır ve sivilleşir gibi olduğu 1950’li yılların ortasında ve ben henüz ilkokul 5’te iken babam hayata veda etti.

Babamın kuşağındakilerin acıları ve sıkıntıları sona ermişti, ama bu sefer başka bir dönem, askeri vesayet dönemi başlamıştı. 27 Mayıs 1960’ta Selimiye Askeri Ortaokulu son sınıfı bitirme imtihanlarına hazırlanıyorduk. O gün okulumuza da getirtilen Hürriyet gazetesi, “Silahlı Kuvvetlerimiz bütün Yurtta idareyi fiilen ele aldı” manşetiyle yayınlanmıştı. Ertesi günlerde sokağa çıktığımızda da, halktan birileri bizlere “küçük asker” diyerek sevgi ve sempati gösteriyorlardı. Biz de, herkesin bizi sevdiğini sanıyor, geleceğin subay adayları olarak gururlanmamız gerektiğini düşünüyorduk.

Oysa birkaç mil ötemizdeki Yassıada’da bir hapishane ve mahkeme kurulmakta olduğunu, orada cereyan edecek mahkemelerin hala tartışılmakta olan bir yara olarak, Türkiye’nin siyasi tarihinde çok özel bir sayfa teşkil edeceğini bilemiyorduk. Zaten akıl erdirecek ve gelişmeleri bilip düşünebilecek durumda değildik.

Alaşağı edilen Reisicumhur, Başbakan, bakanlar ve mebuslardan oluşan yüzlerce şahıs orada yargılandı. Başbakan ve iki bakan idam edildi, diğerleri müebbet ve ağır hapis cezalarına mahkûm ettirildiler.

2 sene sonra, 22 Şubat 1962’de Albay Talat Aydemir bir darbeye teşebbüs etti ve Başbakan İsmet İnönü tarafından ikna edilip emekliye sevk edilerek, girişimi bastırıldı. Ama Emekli Aydemir pes etmeyip bu kez 21 Mayıs 1963’te yeniden darbeye teşebbüs etti. Yine başaramadı ve bu kez en yakın arkadaşı ile birlikte idam edildi. Çok sayıda subay cezalandırıldı ve 1400 civarındaki Kara Harp Okulu öğrencisi de okullarından ihraç edildi.

Faaliyetlerini daha sonra yargılandıkları mahkemelerden öğrendiğimize göre, Doğan Avcıoğlu ve bazı sivil “devrimcilerin” de desteğinde kurulan bir cunta ise, 9 Mart 1971’de planladıkları darbeyi gerçekleştirememişlerdi.

Bu kez, emir-komuta zinciri ve hiyerarşisi içerisinde organize olmuş bir cunta, 12 Mart 1971 günü TRT’nin 13.00 radyo haberlerinde ve aynı gün TBMM kürsüsünden de okuttukları bir muhtıra ile askeri müdahale gerçekleştirdi.

Önceki gibi TBMM’yi dağıtmadan, sıkıyönetim ilanı ve uzaktan kumanda ettikleri 2,5 yıllık bir ara rejimle yönetimlerini sürdürdüler. İdamlar, cinayetler, işkenceler, hapisler ve sürgünler döneminden sonra genel seçimler yapıldı ve darbeciler de güya asayişi sağlayıp kışlalarına döndüler.

Ne var ki, 1974 sonrasında da boş durmadıkları anlaşıldı. Artık yenisine ihtiyaç bırakmayacak kadar köklü değişimler gerçekleştirmeyi hedefledikleri yeni bir askeri darbenin hazırlıkları başlatılmış. Yönetime el koyduklarında, geldiklerinden sonra öldürdükleri insan sayısından çok daha fazlasının ölümüne yol verip destek olmuşlardı. Yine emir-komuta zinciri hiyerarşisi dâhilindeki darbelerini, 12 Eylül 1980 günü TBMM ve hükümeti feshederek gerçekleştirdiler. 650 bin civarında insan sorgulandı, yüz binlercesi hapishanede ya da gözaltında tutuldu, binlercesi sürgüne gitti, 50 insan idam edildi. Sayısız insan işkence ve kötü muamele sonucu hayatını kaybetti veya sakat bırakıldı.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, 2012 yılında haklarında açılan dava duruşmalarına katılmadılar askeri hastanede yatarak mahkemeden kaçtılar. Ama kâğıt üzerinde kalsa da ceza aldılar.

28 Şubat 1997 günkü Milli Güvenlik Kurulu’nda ise, Başbakan Necmettin Erbakan’ın hizaya sokulması amacıyla bir darbe gerçekleştirildi. Ama bu darbe emir komuta zinciri hiyerarşisi içerisinde olmamıştı. Etkileri de çok geniş bir çevrede etkili olmadı.

Yine kendi dedikleri gibi post-modern bir darbeydi ve bir tür balans ayarı yapmak istemişlerdi. Bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat, Türkiye’nin birtakım uluslararası ilişkileri, AB üyeliği süreci ve ekonomisinde yaşanan krizlerle birlikte, 3-4 yıl içerisinde etkisini kaybetti. Epey geç de olsa, 15 sene sonra açılan ve dava sonunda ağır cezalara çarptırıldılar.

27 Nisan 2007’de ise gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı internet sayfasına konulan bir e-muhtıra ile bu kez yeni bir darbe modeli uygulandı. Ne gibi kararlar alındığını bilemediğimiz için, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Başbakanı Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşen Dolmabahçe görüşmesi dışında, bu darbenin de pek bir etkisi olamadı.

9 yıl geçtikten sonra, bugün ikinci sene-i devriyesini yaşadığımız 15-16 Temmuz 2016 Askeri darbe teşebbüsü sahneye konuldu. İlk kez böylesi bir darbeye şahit olduk. Levent Kırca’nın ve Metin Akpınar-Zeki Alasya ikilisinin askeri darbeleri konu edip dalga geçtikleri komedi sahnelerini hatırlarım. Onlarınki bile çok daha inandırıcı darbe sahnelerinden oluşurdu.

Bunca yıllık darbe geleneği olan, darbe yapmadığı zamanlarda da darbe planları yapan bir ordu düşünün. Bu ordunun seçkin kurmayları bir askeri darbe yapmaya karar veriyorlar ve akşamın erken bir saatinde, insanlar daha evlerine bile varmadan harekât başlatılıyor. Neye işaret ediyorsa, bir sivri zekâ ürünü olarak da Boğaz Köprüsü’nün Anadolu tarafını da trafiğe kapatıyorlar.

Acaba bunlar gerçekten bir darbeci ordunun mensubu olarak mı bu rütbelere gelmişler, yoksa çekilmekte olan bir filmin figüranları mıydılar? Gördüklerimiz, bir askeri darbe girişiminden ziyade, bir askeri darbe tatbikatı gibi bir şeydi. Bütün bir sürecin TV’lerden canlı yayın olarak verilmesi, halkın üzerine ateş açılması, sanki bir film çekimi gibiydi. Halka ateş açmalar, bombalamalar ilk kez yaşandı, ama eğer 27 Mayıs veya 12 Eylül sabahında sokağa çıkılsaydı, TBMM açık tutulmaya kalkışılsaydı, yine aynı şeyler yaşanabilirdi.

Eğer bir isyanı bastırmak istiyorsanız, bazı bedeller ödemeyi göze alırsınız ve gerekirse ödersiniz. Peki, darbe 300 can pahasına önlendi de, sonrasında ne oldu?

Özgürlükleri yok etmek isteyen darbecilerin başarısızlığa uğratılması uğruna ödenen bedel, seçilmiş sivil idarenin, demokrasi ve adaletin korunması içindi; 2 yıldır süren ve binlerce hukuksuz işleme ve mağduriyete dönüşen bir OHAL rejimi için değildi.

Babamın doğumundan bu yana 120 sene geçmiş. Onun zamanında da insanların, siyasi otoritelerin baskılarıyla, savaşlarla, salgın hastalıklarla, kıtlıklarla, yoksulluklarla ve göçlerle süren mutsuz bir hayatları olmuş. Hiçbir dönemlerinde kendilerini güvenli, eşit ve özgür bir toplumun mensubu olarak görememişler.

Bizlerin ise askeri darbelerle, işkenceler, hapishaneler, sürgünler ve hayal kırıklıklarıyla geçen umutsuz bir hayatımız oldu. Görünüşe bakılırsa, kısa vadede bizi bekleyen güzel günlerin gelmesine de pek ihtimal yok gibi.

İyi haftalar dilerim.

*kurdistan24.net/tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar K24 Medya’nın kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.

.

Facebook Yorumları

Kod8
15.12.2018
Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz
4.12.2018
İki Türkiye
29.11.2018
Tanrılar su içerse
20.11.2018
Kirov’un Öldürülmesi
14.11.2018
100 yıl önce sadece bir ateşkes mi olmuştu?
6.11.2018
Andımız yeniden gündeme gelirken
30.10.2018
HDP ve Demirtaş
23.10.2018
HDP’nin 6 yılı
17.10.2018
Ceza indirimi mi, özel af mı?
11.10.2018
Cinayet işleme hakkı…
4.10.2018
Kürdistan Referandumu 1 yaşında
26.9.2018
21. yüzyıl için 21 ders
20.9.2018
Ruh sağlığınıza dikkat
13.9.2018
12 Eylül 1980, hala hafızalarımızda taze
10.9.2018
Keenlemyekûn
28.8.2018
Cumartesi Anneleri’nin bitmeyen çilesi
15.8.2018
Terzi Niyazi Usta haklı çıktı
8.8.2018
Önce Vatan
31.7.2018
‘Değerli’ vasiyet!
25.7.2018
Söz darbelerden açılmışken
17.7.2018
Ruslar Kiğı’ya ilerlediğinde
10.7.2018
67’sinden 25’i mi Kürt?
4.7.2018
Bir ayıptan kurtulmak!
27.6.2018
24 Haziran ya da ‘cümleten geçmiş olsun!’
20.6.2018
Dünya Kupası ve makûs talih!
13.6.2018
Bizans’ın son günleri gibi…
10.6.2018
Bir Kürt seçmenin zor kararı
3.6.2018
Ağabeyim AHMED ARİF
29.5.2018
HDP’nin Dramı
27.5.2018
Adaylar ve Tercihler
25.5.2018
Seçimlere Gidilirken Kürtler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8