Ahlak kavramı üzerine yazmak kolay iş değil, ciddi bir felsefe birikimi gerektiriyor, bu da bende pek yok.

Ancak, yine de, meselenin bazı pratik alanlarına yönelik bir-iki şey yazmak isteyebilirim.

Yaklaşık dokuz senedir zamanımın azımsanmayacak bir bölümünü Fransa’da geçiriyorum, doğal olarak da Fransız basınını, yazılı ve görsel, izlemeye çalışıyorum.

Yine kaçınılmaz olarak da, bazı konularda Fransa gözlemlerimi Türkiye ile mukayese ediyorum.

Bu mukayese çabalarımda beni en çok düşündüren konuların başında da ahlak kavramının iki farklı ülkede kamusal yaşama nasıl yansıdığı geliyor.

Konuyu açmaya gayret edeceğim.

Fransa’da özel yaşam, tercihler, magazin basınına konu olmuyor değil ama siyaset tartışmalarının adeta tümüyle dışında.

Cumhurbaşkanı François Hollande’ın dört çocuğu var ama çocuklarının annesiyle hiç evlenmedi.

Dört çocuğun annesi olan Segolene Royale ise şimdi hükümette çevre bakanı ve iki dönem önce de Cumhurbaşkanı adayı idi, Sarkozy’e karşı seçimi 52-48 kaybetti.

Ve bu süreçlerde bu özel alan hiç tartışma konusu olmadı.

Cumhurbaşkanı Hollande şimdi resmi konutunda, Elysee’de, Julie Gayet isimli bir aktris ile oturuyor, Hollande muhtemelen nikah kavramına çok sıcak bakmıyor, bu güzel aktris ile de evlenmiyor, Fransa’da kimse de ekranlarda, meydanlarda “bu özel değil, genel, genel” diye bağırmıyor.

Bu konu da siyasi alana taşınmıyor ama Hollande’ın Elysee’de misafir ettiği hanımların sabah kahvaltılarında tükettikleri kruasanların parasını kimin ödediği Fransız seçmenini daha çok ilgilendiriyor, basın nikah konusunu değil, kruasan paralarını konuşuyor.

Milli Cephe’nin lideri Marine Le Pen de bekar bir kadın, bir adamla birlikte yaşıyor, bu birliktelik temel değerlere dönüşü savunan Le Pen’in önüne de bir konu olarak getirilmiyor.

Bizim kuşağın rüya kadını Brigitte Bardot da bu Milli Cephe’ye ve lideri Marine Le Pen’e siyaseten çok sıcak bakan bir ünlü; geçenlerde verdiği bir röportajda Brigitte Bardot (BB) Marine Le Pen’i çok sevdiğini, hatta yaklaşık yirmi sene önce de bir birliktelik yaşadıklarını söyledi, magazin basını bu konuya atladı ama siyaset bu konuyu da yine görmedi.

Ama, aynı Fransa, aynı Marine Le Pen’in sahip olduğu taşınmazların değerini maliyeye düşük göstermesiyle, yani vergi kaçırdığı söylentisiyle yatıyor, kalkıyor son günlerde.

Fransa’da Anayasa Mahkemesi (Konseyi) aynı zamanda Yüksek Seçim Kurulu fonksiyonunu görüyor ve 23 Nisan-7 Mayıs’da iki turlu olarak yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak tüm adayların vergi beyanlarını didik didik ediyor ve kamuya açıklama yapıyor.

Seçimlere bağımsız olarak katılan Emmanuel Macron ile ilgili iddialar vardı, Yüksek Seçim Kurulu (Anayasa Konseyi) gerekli incelemeyi yaptı, beyanlarda bir eksiklik bulunmadığını açıkladı ve konu Macron lehine kapandı.

Merkez sağın en büyük adayı, ön elemeleri büyük farkla kazanan François Fillon ise eşi ile ilgili parasal usulsüzlükler, fiktif kadro meselesi yüzünden hayatının muhtemelen en zor günlerini yaşıyor.

Aynı konuda kızlarıyla ilgili sorun yaşayan, parlamentoda işe koyan İçişleri Bakanı ise meseleyi hiç uzatmadan istifa etti.

İyi mi, kötü mü bilemem, değerlendirme beni aşar, bu manzara Fransa siyasi yaşamına yansıyan ahlak anlayışı.

Bizde durum nasıl?

Bu konu açıldığı zaman ilk aklıma gelen mesele 12 Eylül’e giden süreçte aynı tabanca ile sabah bir solcunun, öğleden sonra bir ülkücünün vurulduğunu yakalayan yani 12 Eylül’e uzanan yola taş koyan Ecevit kabinesinin İçişleri Bakanı Sayın Hasan Fehmi Güneş’in bir kadın komplosu ile görevinden ayrılmaya zorlanmasıdır.

Hakkında yolsuzluk iddiası olan siyasetçilere ise bizim ülkede pek bir şey olmuyor ama aynı siyasetçinin özel hayatında bir çalkantı olursa siyasi yaşamı muhtemelen sona eriyor, en azından çok ama çok zorlanıyor.

Bizim ülkemizde seçimler öncesi adayların sahip oldukları taşınmazların gerçek değerlerini beyan edip etmediklerini tartıştığımızı hatırlıyor musunuz hiç?

Bu da başka, biraz bize özgü bir ahlak, siyasi ahlak anlayışı, yaklaşımı.

Fransa’da en büyük hata, dini bir ifade kullanmak gerekir ise en büyük günah, kamu parasını özel amaçlı kullanmak olarak tezahür ediyor.

Kamu ihaleleri başta Sayıştay, Maliye ve AB kurumları olmak üzere mercek altında, bu konuda dedikodu bile pek çıkmıyor.

Paris gibi rantların inanılmaz yüksek olduğu bir kentte imar hukuku kökenli yolsuzluk da pek duyulmuyor.

Usulsüzlük kokusu alınan ihaleler ve imar düzenlemelerinin üzerine ise büyük bir ciddiyetle gidiliyor.

Bir önceki ve görevi sırasında hakkında en küçük bir yolsuzluk iddiası olmayan Paris belediye başkanı bir eşcinsel idi, bunu kendisi deklare etti ve becerikliliği, dürüstlüğü temelinde seçim kazandı, Paris büyükşehir belediye başkanı oldu.

Ahlak kavramı üzerinde pek yorum yapmak istemiyorum, kendimi ehil de görmüyorum.

Ama okurlardan ricam bu iki farklı ahlak anlayışını, özel yaşam, özel tercihler ve kamu parası kullanımı temelinde bir kez daha değerlendirmeleri.

16 Nisan referandumuna giderken belki karınca kararınca bir kriter oluşturabilir.

Mesela, acaba Fransa’da, oğlunun gemileri, ulaştırma şirketleri olan bir eski ulaştırma bakanı, yeni başbakan düşünülebilir mi?

Bu son cümlemi asla bir yolsuzluk iddiası ya da söylentisi temelinde yazmıyorum ama bazı şeylerin birlikte olamayacağını da, ahlaken, öğrenmemiz lazım.

Birlikte olamayacak şeylerin başında da önemli kamu erki kullanan anne, babaların görevleri ile çocuklarının aynı kamu erki alanında iş kurmaları geliyor.

Rahmetli Erdal İnönü biraz safmış herhalde, büyük bir iş adamı olabilecek iken, dünya çapında bir fizik profesörü olmuş mesela.

Bizde bazı şeyler pek yerli yerine oturamıyor, hatta zıvana her geçen gün biraz daha gevşiyor galiba.

Bu satırları yazarken odanın öbür ucundaki ekranda bir evet mitingi var, kulağıma “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı geliyor.

Şehitlerimize Allah’tan gani gani rahmet diliyorum, vatan da inşallah hiç bölünmese ama ne olur meydanlarda biraz da bu akçeli konular konuşulsa.

  • Abone ol