Yüksek Seçim Kurulu kararının davası olmaz diyelim, isteyen istediği gibi anlasın.

Ama yine de, bir-iki noktanın altını çizmekte fayda olabilir.

En azından iki noktanın.

Birincisi kullanılan mühürsüz oy pusulalarına ilişkin.

Tamam, varsayalım ki sonuçları kabul etti herkes, itirazlardan, yargı yollarından vazgeçiliyor.

Ama, sadece bilgi edinme hakkı çerçevesinde, mühürsüz zarflarda kullanılan oyların ne kadarı “evet”, ne kadarı “hayır” oyu.

Bunu bilmeye hakkımız yok mu?

AKP’li Yasin Aktay da “evet” oylarının çalındığını öne sürüyor, böylece Yasin Aktay da tatmin edilmiş olur muhtemelen.

Ben, kendi adıma, bir vatandaş, bir seçmen olarak, mühürsüz oyların kaçta kaçının “evet” ya da “hayır” olduğunu merak ediyorum doğrusu.

İtiraza konu olan sandıklar, bölgeler belli, buralarda yeniden bir sayım yapılması, sonuçları etkilemese bile, etkilemesin razıyım, çok sayıda konunun aydınlanmasına yardımcı olabilir.

İkinci nokta ise şu: Tamam, sonuçları kabul ettik ama bu kabul bazı zihinsel egzersizlere engel değil.

Referandum sonucu olarak takdim edilen yüzde 51-yüzde 49 oranı evetlerin değil de, hayırların lehine olsa idi;

Mühürsüz zarf, hile tartışmaları yine bugünkü boyutunda olsa idi;

Ne olur idi?

YSK bugün olduğu ölçüde katı ve ödünsüz davranabilir mi idi?

AKP ve MHP’nin yeri göğü nasıl inleteceğini düşünebiliyor musunuz?

Özellikle YSK’nın muhtemel tavrı konusunda adeta emin olduğum için bugünkü referandum sonuçları hakkında meşruiyet kuşkularım çok yüksek düzeyde oluşuyor.

Ama, yukarıda belirttiğim gibi “YSK kararlarının davası olmaz”.

Bu aşamadan sonra daha yaşanabilir bir Türkiye için neler yapılabileceği konusunda herkesin kafa yorması, kafa yormaktan, analiz yapmaktan da öte, somut öneriler üretmesi gerekiyor.

İlk saptamam kısa ve orta vadede yapılabilecek çok fazla şeyin olmadığı yönünde.

Uzun vadede ise “Allah kerim”.

Türkiye’de her derde deva olarak, içeriğini çok netleştirmeden, yapısal reformlardan bahsedilir.

Yapısal reform ne demek?

Her şeyden önce evrensel standartlarda hukuk devleti demek.

Türkiye’de de en zor şey evrensel standartlarda hukuk devleti inşa etmek.

Hukuk devleti inşası sürecinde popülist dalkavukluğa hiç gerek yok.

Türkiye’de hukuk devleti inşasında bir asrı aşan bir süredir büyük sorunlar yaşanıyor ise bunun temel nedeni ülkede hukuk devleti talebinin çok düşük seviyelerde olması.

Bu durumun yani hukuk devleti talebinin oluşmamış olmasının nedeni de asla eğitim düzeyi falan değil.

Türkiye seçmeni, vatandaşı son derece kişisel, sınıfsal, objektif nedenlerden hukuk devleti kavramının bizim ülkede evrensel düzeyde yerleşmesine ayak diriyor.

Hukuk devleti kavramı bizim ülkemizde evrensel düzeyde yerleşik hale gelse;

  • tüm vatandaşlar beyana dayalı gelir vergisi ödeyecekler;
  • kimse Hazine arazilerine yerleşemeyecek, tapu koçanı falan gibi tanımsız mülkiyet haklarına ulaşamayacak;
  • kimse tapu dairelerinde kolektif bir biçimde taşınmazlarını piyasa değerinin altında gösteremeyecek;
  • kayıt dışı ekonomi bu boyutlarda asla olamayacak;
  • rastgele vergi imtiyazları, indirimleri elde edemeyecekler;
  • borçların yeniden yapılandırılması gibi saçma sapan uygulamalar olmayacak;
  • tarım destekleme fiyatları bu kadar irrasyonel olamayacak;
  • kamu istihdamı bu boyutlara çıkamayacak;
  • kamu hizmetinin tanımı yeniden ve gerçekçi olarak yapılacak.

Bu saydığım noktalar ve değinmediğim başka çok sayıda konu hukuk devletinin olmaz ise olmazları.

Tüm bunları ortadan kaldıracağım yani hukuk devletini inşa edeceğim diyen bir partinin sizce bizim ülkemizde şansı ne olur?

Kaçak elektrik paralarının elektriğini kaçak kullanmayanlara ödetildiği ve adeta kimsenin buna itiraz etmeyi düşünmediği bir ülkeden bahsediyoruz.

Başka söze gerek var mı?

Büyük imar ve kamu alımları (ihaleler) usulsüzlüklerinin yaşandığı bir ülke Türkiye ama bu usulsüzlükleri yapanlara siyasi bir müeyyide ortaya çıkmıyor.

Muhtemelen, vatandaşların azımsanmayacak bir bölümü usulsüzlüklere kızmıyor, sıranın kendisine gelmesini bekliyor.

Türkiye hukuk devleti konusunda bir kısır döngünün içinde.

Talep yok, hukuk üretilemiyor, üretilmediği için de talep de oluşmuyor.

Bu kısır döngünün aşılması bir dış hukuk gücünün, mesela AB, müdahalesine bağlı idi.

Kısa ve orta vadede artık bu da imkansız gibi görünüyor.

Senelerce kayıtsız şartsız AB üyeliğini, tam da bu nedenden, hukuk devleti eksikliği kısır döngüsünün aşılması için savundum.

Siyasi İslamcılar bu tavrı batı dalkavukluğu olarak sundular.

Kemalistler de milli egemenlik karşıtlığı olarak.

Bu iki çok zıt görüşün de ortak noktası muhtemelen hukuk devleti talebine kapalı olmak.

İşimiz, daha doğrusu yerel ve milli hukuk değil evrensel hukuk talep edenlerin işi hiç de kolay değil.

İnsanlar kimliksel çıkarlarını, siyasi pozisyonlarını hala ve hala hukukun önünde görüyorlar.

Ali Nesin’in “367 skandalına karşı çıkmayanların 16 Nisan hilelerine karşı çıkma hakkı yoktur” mealindeki görüşlerine “sözde modernler” çok kızdılar.

Ali Nesin haksız mı?

Modern olmak, batıcı olmak, laik devletten yana olmak bugün her şeyden önce evrensel hukuka, kimliksel çıkarlarımızdan bağımsız olarak sahip çıkmak olmalı.

  • Abone ol