Bu kavramların analizine girmeyeceğim, çok zor bir konu, bir-iki sahifelik yazı işi değil, benim müktesebatımı da aşabilir muhtemelen.

Ancak, belki, bu kavramların ne olmadığı, ne olmaması gerektiği konusunda bir-iki şey söyleyebilirim.

Son senelerde bu üç kavramı da kendisinde birleştirdiğine inanan kişiler, partiler, gruplar görüyoruz.

“Gerçek bir dindar milliyetçi olabilir mi?” gibi basit ve kanımca yanıtı da çok açık bir soruya dahi girmek istemiyorum.

İlk aklıma takılan mesele muhafazakarlık meselesi.

Ülkemizde muhafazakarlık ile dindarlık çok karıştırılıyor muhtemelen.

Bir muhafazakar dindar da olabilir, olmayabilir de.

Hatta ateist, agnostik muhafazakarlık mümkün şeyler.

Muhafazakar olmak bir değerler kümesini nesiller arası korumak istemek demek herhalde.

Bu değerler kümesinin de din ve dindarlık üzerinden tanımlanması hiç de şart değil.

Bu anlamda bizim dindarlarımızın büyük bir bölümüne muhafazakar demek ne ölçüde mümkün?

Bu konuya kafamı fena taktım, çünkü doğup büyüdüğüm İstanbul’u çok seviyorum, suriçi eski şehrin siluetinin korunması muhtemelen bizim muhafazakarların temel önceliği olması gerekiyor idi, dindarlıktan söz etmiyorum, şayet gerçekten muhafazakar olsalar idi.

İstanbul’da kendine dindar-muhafazakar diyen bir kadro iktidarda, Ankara’da da, yani merkezde de aynı yine kendine dindar-muhafazakar diyen bir siyasi parti.

Ama, her 29 Mayıs’ta grotesk törenlerle fethini kutladıkları bu şehrin tarihi silueti, eski şehrin, suriçinin silueti yine bu iki muhafazakar iktidar döneminde mahvoldu.

Zeytinburnu’nda, tam sur dibine dikilen ikiz kuleler sırasıyla “Sultanahmet Camii, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Nuruosmaniye Camii, Beyazıt Camii, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii, Fatih Camii” silsilesi diye tanımlayabileceğimiz tarihi muhteşem siluetin arkasında tavşan kulağı gibi sırıtıyorlar ve bizim rantçı muhafazakar-dindarlar bu tarihi skandala ses çıkarmıyorlar.

Dönemin başbakanı Sayın Erdoğan bu inşaat sonrası çocuk gibi “küstüğünü” ifade etmişti.

Muhtemelen şimdilerde küslük için çatılan parmaklar çözülmüş, barışılmıştır.

İstanbul suriçinin Bizanstan gelen, Osmanlı ile gelişen bu muhteşem siluetini mahvedenlere de bizim ülkede muhafazakar deniyor ya, söyleyecek söz bulamıyorum.

Kendine muhafazakar-dindar diyen yandaş basın da nedense bu çirkinliğin bir resmini bile basamıyor, bu ikiz kuleler neden yıkılmıyor diye soramıyor.

Muhtemelen rant tanrısına tapınmaları öne çıkıyor.

Onlara da, “hırsızlık başka şey, yolsuzluk başka şey” diyenlere de bizim ülkede muhafazakar-dindar deniyor, başka ne diyebilirim.

Bu “hırsızlık başka, yolsuzluk başka” diyenlere söyleyecek bir sözüm, bir önerim de var: İlahiyat fakültelerinde mutlaka biraz matematik okutulsun.

Biraz matematik bilseler idi, kafalarında biraz matematik düşünce sistemi olsa idi, ne ölçüde bilemiyorum ama iyi niyetli ve hırsızlık avukatları olmadıkları varsayımı ile yazıyorum, her hırsızlığın yolsuzluk olmadığını ama her yolsuzluğun mutlaka hırsızlık olduğunu muhtemelen görürler idi.

Milliyetçilik ve dindarlık meseleleri de mutlaka iyi düşünülmeli.

Din, ilahiyat, teoloji, ne derseniz deyin, son derece sofistike alanlar, bu konuda bir kimlik inşa etmek isteyen herkes mutlaka çok ciddi düzeyde önce genel felsefe, sonra da din felsefesi bilmeli, en azından bu konularda düşünmenin şart olduğunu idrak etmeli.

Felsefe ile arası olmayan bir kişinin kendine dindar demesi ne ölçüde mümkündür?

Din çok derin bir arayışın, açıklama ihtiyacının, bir inancın adı.

İki noktanın altını çizmek isterim.

Birincisi, felsefeye dayanmayan dindarlık olmaz, olursa da bizdeki gibi bir şey olur.

İkincisi ise insanların doğuştan bir dine mensup olarak doğmaları çok anlamsız bir şey, ilahiyat bir arayış, bir öğrenme, bir açıklama arayışı sonucunda ulaşılması gereken bir konu.

Ama, bizdeki dindarlar doğuştan nüfus kayıtlarına din hanesinin işlenmesine kayıtsız kalarak dindar falan olmadıklarını da itiraf ediyorlar aslında.

Dindarlık gerçekten zor bir konu, öyle doğuştan, felsefesine girmeden yapılabilecek bir şey değil.

Müslüman olmak ise başka bir alan, bu alanın gereklerini bir ölçüde, muhtemelen de çok kısmen yerine getirirseniz, namaz kılmak, oruç tutmak gibi, Müslüman olabilirsiniz ama dindarlık bambaşka bir konu, din alanının çok çetrefil konularına girmek zorundasınız.

Milliyetçilik ise çok basit, doğuştan bir etno-kültürel yapıya yakın doğuyorsunuz zaten, “En büyük Türk, başka büyük yok”, “Bir Türk dünyaya bedel” falan dediğinizde de zaten milliyetçisiniz, bu alan öyle felsefi bir derinlik de gerektirmiyor, Türk milliyetçisi iseniz yarın Yunan milliyetçisi olacak haliniz de yok, yani bir tercih bile gerektirmiyor, çok somut bir alan, çok konjonktürel, tarihin belirli bir aşamasında ortaya çıkmış, çok da uzun ömürlü olmayacak.

Akademik anlamda ciddiye alınabilecek bir milliyetçilik felsefesi alanı da pek yok.

En azından din felsefesi alanı ile mukayese edilebilecek ölçüde bir bilimsel alan hiç değil. 

Oysa, din felsefesi çok ama çok yaygın, çok nitelikli, çok derinlikli bir konu.

Dindarlık bir-iki sloganla olacak şey değil, çok daha soyut bir konu, insanlık kadar eski, insanlık kadar da geleceği olacak.

Bizde kaç tane gerçek dindar vardır doğrusu emin değilim, neden olmadığı ya da çok az olduğu da belli.

Milliyetçi ise, malum çok fazla, her siyasi hareketin, MHP, AKP, CHP, HDP, ortak paydası zaten.

Herkes milliyetçi çünkü olması kolay.

Siyasete yanaşan sözde dindarların da cilası kazındığında altından sığ bir milliyetçilik çıkıyor.

Dindar ise yok mertebesinde zira çok zor çünkü soyut.

Biz de, malum, soyut konuları pek sevmeyiz.

Dindarlık dozu yüksek bir siyasi hareket olarak ortaya çıkan AKP’nin de her düzeydeki mensup ve destekçilerinin özünde milliyetçi, görüntüde ise güya dindar-müslüman olduğunu her geçen gün daha net görüyoruz.

Kanuni döneminin, Mimar Sinan’ın Süleymaniye’sinin üzerine dikilen tavşan kulaklarından rahatsız olmayanlar zaten ne muhafazakar, ne milliyetçi, ne de dindar olabilirler.

Dindarlık ve Müslümanlık aynı zamanda vicdan sahibi de olmak demek muhtemelen.

Bu satırları yazarken iki KHK daha yayınlandı; kamu hizmetinden atılanlara baktım, aralarında şoförler, aşçılar ve çok sayıda zabit katipleri yani eski tabirle daktilolar var.

Darbeyi şoförler, aşçılar ve zabit katipleri hazırladı herhalde.

AKP milletvekilleri ise bu işin içine hiç dahil olmamışlar.

Bizim sözde dindarlar da bu duruma ses bile çıkar(a)mıyorlar.

Bu sözde dindarlar akşamları kafalarını yastığa koyduklarında ne hissediyorlar acaba?

Ama rant ve rant akıntıları, para sesleri muhtemelen her türlü vicdani sesin çok önüne geçmiş durumda.

  • Abone ol