Uzun zamandır Türkiye-AB ilişkileri üzerine yazı yazmadığımı fark ettim ve üzüldüm.

Bu konu daha çok yazı kaldırır ama yakın tarihimizin, mesela 1999 Helsinki Zirvesi on sene öncesi ve sonrasının dikkatli bir gözle incelenmesi Türkiye’nin AB çizgisinden sapması ile başının belaya girdiğini, bu ilişkinin düzelmesi ile de sorunların bir anda iyileşmeye başladığını gösteriyor.

Başı belaya girmenin ve iyileşmenin hukuki, siyasi örnekleri var ama en önemli ve ölçülebilir örnek muhtemelen iktisadi büyüme.

1999’dan on sene önceye gidin, büyüme ortalamalarına bir bakın, bir de 2003-2008 ortalamasına, isterseniz bir de zihniyet olarak 90’lara dönüşü ifade eden 2010 sonrasına bir göz atın, ne demek istediğim çok net önünüze gelecek.

AB standartları, başta hukuk olmak üzere; her şeyden önce ekmek demek.

Türkiye-AB ilişkilerinde kabahati AB üzerine atmanın büyük bir kolaycılık ve düzeysiz bir milliyetçi hamaset olduğunu da düşünüyorum.

“59’dan beri bizi oyalıyorlar” diyenler aynı 1959’dan sonra kaç askeri darbe ile karşı karşıya kaldığımızı, kaç senemizi sıkıyönetim ya da OHAL altında geçirdiğimizi, temel hak ve özgürlükler alanında durumumuzu, işkenceleri, hak ihlallerini hiç dile getirmiyorlar.

2017 referandumu süreci sonrası kanımca Türkiye’de yeni bir siyasal dönem başlıyor.

Siyasal partiler de bu süreçte muhtemelen yeniden yapılanacaklar ya da yeni, yepyeni partiler çıkacak.

Hangi parti daha fazla oy alır bilemem ama ancak ve ancak Türkiye’ye kayıtsız şartsız AB standartlarını getirme sözü vererek siyaset yapacak parti, kadro ve lider yirmi sene sonrası için daha özgür, daha zengin ve daha güvenli bir Türkiye’nin işaretini verecektir.

Türkiye’nin kayıtsız şartsız AB standartlarına ihtiyacı var.

Hukukta var, içinden geçtiğimiz korkunç durum bu ihtiyacın en iyi kanıtı.

Ekonomide var, zira kalıcı büyüme ancak ülkemize önemli ve istikrarlı kaynak girişi ile mümkün, kalıcı kaynak girişinin ise ön koşulu AB sürecine bağlı hukuk güvencesi.

AB’ye girelim ama kendi standartlarımızla girelim gibi saçma sapan saplantıları bir kenara bırakalım.

AB’ye gururumuzla girelim gibi bir ifadenin de yukarıdaki “kendi standartlarımızla girelim” anlamsız değerlendirmesinden başka bir anlamı yok.

Bu süreçte de hepimiz AB’deki çalkantının sona ermesini bekleyelim ama beklerken de iyi hazırlanalım.

Hazırlık sürecinde de müzakere dosyalarının açılması çok önemli.

Doğrudur, AB yönetimi de, liderleri de sütten çıkmış ak kaşık değildir ama bizim yanlışlarımızın maliyeti ağırlıklı olarak yeni bizedir.

Sayın Erdoğan AB tüm müzakere dosyalarını açmaz ise AB’ye güle güle diyeceklerini söyledi.

Ancak, açılmayan müzakere dosyaları içinde siyasi blokaja tabi olmayan, başka bir ifade ile de bizim açmadığımız üç dosya var.

Ve bu dosyaların içeriği hepimizin geleceği için çok önemli idi.

İç rant arayışları nedeniyle açılmayan, açmadığımız bu dosyaların maliyeti çok büyük oldu.

Bu dosyalar şunlar: Rekabet ve kamu yardımları dosyası, Çalışma hukuku dosyası ve Kamu alımları (ihaleler) dosyası.

Bugün domateste, biberde sorumluluk aradığımız enflasyonun temel nedeni sakın sektörlerdeki rekabet eksikliği ve keyfi fiyatlamalar olmasın?

Soma faciasının temel nedeninin de çalışma hukuku alanının AB ile uyumlaştırılmamış olduğu kesin.

Kamu alımları ise siyasetin finansmanın temel kaynağı, AKP’nin asla adım atmak istemediği bir alan.

Türkiye’de son on senede, mesela bir milyon doların üzerindeki tüm ihalelerin bir dökümü yapılsa, kimlerin dosya verdiği, kimlerin kazandığı, hangi ihalelerin hiç ihale sürecine girilmeden sonuçlandığı bir ortaya çıksa ne muhteşem olur ama aynı zamanda da büyük bir siyasi deprem olur muhtemelen.

AB ile yakınlaşmak isteniyor ise, neden önünde siyasi blokaj olmayan bu üç dosyayı biz açarak süreci yeniden işletmeye başlamıyoruz?

  • Abone ol