Yazılı basında, ekranlarda “kontrollü darbe” ifadesini çok sık duyuyoruz artık.

Tam emin değilim ama galiba bu ifadenin ilk sahibi CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu.

Ben olsam bu ifadeyi kullanırken on kere düşünürüm sonra kullanırım.

Çok ağır, kontrolü elinde tutanlar için de hukuki sonuçları çok ağır olabilecek bir ifade.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” ifadesi ile neyi kastettiğini çok net bilemiyorum ama muhtemelen 15 Temmuz’un Erdoğan ve ekibi tarafından düzenlendiğini kastetmiyor.

Bu ifadeden benim anladığım, Kılıçdaroğlu muhtemelen bunu ima ediyor, 15 Temmuz darbe girişiminin çok önceden istihbar edildiği, Erdoğan ve ekibinin bir ölçüde küçük bir risk de alarak süreci kontrollü bir biçimde kendi akışına bıraktığı ve gerekli anda da müdahale ederek Türkiye’yi yönetmek, birilerini tasfiye etmek için arzuladıkları OHAL düzenini kurduğu.

OHAL düzeni ihdas edilmemiş, Selahattin Demirtaş tutuklu, basın yayın organları bu kadar baskı altında olmasa 16 Nisan’da ortaya çıkan yüzde 49’luk oranın kaç olacağı gelecekte de hep konuşulacak muhtemelen.

Ben bu çok ciddi kontrollü darbe iddiası karşısında pozisyon alamam zira elimde bu iddiayı destekleyecek bilgi, belge yok, nasıl olsun zaten, bu iddiayı ortaya atanlar da konunun banalizasyonunu önlemek için en kısa sürede bu iddialarının arkasını belgelemek zorundalar.

Son günlerde basında çıkan bazı makaleler, mesela Sayın Sedat Ergin, Sayın Ertuğrul Özkök, bu ilginç süreci, 15 Temmuz gününü daha da ilginç hale getiriyorlar.

Yukarıda belirttiğim gibi benim, bir yurttaş olarak, elimde somut bilgi, belge yok, bir net kanaat oluşturmam bile mümkün değil.

Ancak, elimde bilgi ve belge olmaması, insanın mantık süreçlerini çalıştırmasına da engel değil ve ben de bazı sorulara mantıklı yanıt veremiyorum ve bu sorular da kim nereye kaçta geldi, kaçta çıktı gibi sorular değil.

Sayın Sedat Ergin’in makalelerinde, bu konu daha önce de yazıldı, konuşuldu, 15 Temmuz günü 14.30 dolaylarında bir binbaşının MİT’e gelerek darbeyi ihbar ettiği yazılıyor.

Sayın Sedat Ergin’den en azından benim yeni öğrendiğim, bu binbaşının tutuklu olmadığı, önceleri böyle söyleniyordu, MİT’te göreve başlatılmış olması.

Yanılmıyor isem bir hukuki ifadeden alınan bu bilgi karşısında da ortaya o saatten akşama kadar neden meseleye etkin bir müdahalede bulunulmadığı sorusu gündeme geliyor.

Bence, çok yanlış bir soru.

Doğru soru MİT’in bu gelişmeleri nasıl oluyor da aylar öncesinden haber alamadığı olmalı.

Mantık dediğim şey bu aşamada gündeme gelecek.

Kapsamlı bir darbe girişiminin istihbaratının MİT tarafından alınamamış olması gerçekten çok tuhaf bir durum.

O binbaşı olmasa, MİT, darbe girişimini Boğaziçi Köprüsü kapatıldığı zaman mı öğrenecek idi?

Eğer durum böyle ise, MİT yetersizlik, beceriksizlik gibi kötü niyet taşımayan ama vahim görev zafiyeti içeren nedenlerden darbeyi ancak 15 Temmuz saat 14.30’da öğrendi ise, bu tuhaf, doğru ise acıklı durumun neticesi mutlaka ama mutlaka MİT Müsteşarının görevden el çektirilmesi olmalı idi.

Bunun aksini savunabilecek aklı başında biri var mıdır aramızda?

Ama öyle olmadı, resmi ifadelere, diyelim resmi çok yakın tarihe göre MİT darbe girişimini 15 Temmuz saat 14.30’da duydu.

O zaman MİT Müsteşarının görevde kalması kabul edilemez bir idari tasarruftur.

Bu ülkede insanlar, yaşı 12 Mart’ı hatırlamaya yetenler ya da o dönemleri okuyanlar, dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’nun muhtırayı Başbakan Demirel’e duyurmadığı gerekçesiyle eleştirildiğini çok iyi hatırlarlar, bilirler.

Dikkatinizi çekiyorum, bilmediği, öğrenmediği için değil, duyurmadığı, rahmetli Demirel’i bilgilendirmediği için.

15 Temmuz sonrası Sayın MİT Müsteşarı görevinde kaldı.

Tekraren söylüyorum, eğer ortada bir yetersizlik varsa, Sayın Erdoğan da daha o gece ortada çok ciddi bir istihbarat zaafı olduğunu vurguladı, bu yetersizlik vahamet derecesi yüksek, inandırıcılığı ise düşük bir yetersizliktir.

Mantık da, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan, işte burada devreye giriyor.

Sayın MİT Müsteşarı bu koşullarda görevinde kaldı ise, demek ki, ortada eleştirilecek, görevden almayı gerektirecek bir görev zafiyeti bulunmamaktadır, mantık bunu emreder.

Peki bu ne demektir?

Allah ömür verirse, ileride bu sorumun yanıtını öğreniriz muhtemelen.

Türkiye’de bürokrasinin zafiyetlerine alışık bir vatandaş olarak, ben kendi adıma, bu durumun MİT’in bir görev, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın da idari tasarruf zafiyetleri olmasını tercih ederim doğrusu.

Aksi çok korkunçtur zira.

  • Abone ol