Türkiye büyük bir kaos yaşıyor.

Prof. Baskın Oran için bir İçişleri Bakanı’nın, bir gazete makalesi nedeniyle kullandığı yüz kızartıcı ifadeler içinde bulunduğumuz kaotik ortamın en son ama çok vahim bir göstergesi.

Bir kaosun içinden geçtiğimize hiç kuşku yok ama “geçiyor muyuz?” yani bu kaos makul bir süre sonra geride kalacak mı, bu da pek belli değil.

Kaos ne demek, sizlere isterseniz siyaset dışından bir örnek vereyim, sonra Türkiye’ye gelelim.

Sahada futbol oynayan iki takım düşünün; oynadıkları oyunun futbol olabilmesi için iki tarafın da futbole ilişkin aynı kuralları benimsemiş olması şartı var.

Bir takım üç korner bir penaltı eder derse, diğeri de taçları ayakla oyuna sokmakta ısrarlı olursa, elle topla oynamanın yasak olduğunu bir takım kabul etmez ise, oynanan oyuna artık futbol demek pek mümkün olmaz, ortaya bir yeşil saha kaosu çıkar.

Şiddete çağrı ya da hakaret içermeyen bir yazıya bir İçişleri Bakanının “alçakça bir kurgu” diyebilmesi de bir hukuk kaosundan başka şey değildir

Hukuk-siyaset ilişkisi de biraz böyle bir mesele.

Siyasi yarışın yani demokrasinin anlamlı, kabul edilebilir olabilmesi için tarafların tümünün aynı hukuk kurallarını benimsemesi şarttır.

Oran-Soylu tartışmasında Soylu’nun pozisyonu, siyaseten birilerinin hoşuna gidebilir, meşru bir hukuk pozisyonu değildir, hukuk devletlerinde yeri yoktur, bunu herkesin görmesi lazım.

Siyaset ortak bir hukuk zemininde gerçekleşen bir yarıştır.

Tarafların hukuk referansları çok farklı ise, ve yine taraflar bu kendi hukuk referansları çerçevesinde davranmayı benimsemiş iseler, siyasi yarış da takımların birinin üç korner bir penaltı anlayışını dayatması ile aynı sonuca gelir.

Türkiye’de siyasi tartışmaların çok büyük bir bölümünün zemininde ortak bir hukuk anlayışı yoktur.

Ve, tam da bu nedenden de bu siyasi tartışmalar bir türlü sonuçlanmaz.

Türbanlı kızlar üniversiteye girsin mi girmesin mi tartışması meşru olmayan bir tartışma idi, üniversitede bir kadının türbanına müdahale tümüyle hukuk dışı bir eylem olduğu için siyasi tartışmada meşru taraf olamaz.

İnsanların anadillerinde öğrenim görme (öğrenme değil) hakkı da böyle bir konudur; anadilde öğrenime izin verelim mi, vermeyelim mi tartışması da özünde saçma bir tartışmadır zira bir ayağı, insanların anadillerinde öğrenim görmelerine izin vermemek, meşru değildir.

Siyaset ancak iki ucu da meşru meselelerin yarışması, münazarasıdır, müzakeresidir.

AB’ye girelim mi, girmeyelim mi meşru bir siyasi tartışmadır mesela çünkü AB’ye girmek istemek de, girmemek istemek de meşru taleplerdir.

Bu aşamada da gündeme gelen mesele tarafların ortak hukuk çerçevesi olarak hangi hukuku benimseyecekleridir.

Bu sorunun yanıtı da modern hukuk devletlerinde bellidir, hukuk devletinin evrensel kriterleri, devletin altında imzası bulunan ve usulünce yürürlüğe girmiş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler bu çerçeveyi belirlerler.

Bu çerçeve bir-iki zıpçıktının “Türkiye’nin bugünkü koşulları farklıdır” dangalaklığı ile değiştirebileceği bir çerçeve de değildir.

Altmış yaşını geride bırakalı çok oldu, güneydoğu sınırlarımız, kuzey komşumuz, iç düşmanlarımız teranelerinden çok ama çok sıkıldım ama bu teraneler sayesinde de birileri, üstelik çok düşük bir entelektüel kalite ile, çağdaş bir ülkede asla ama asla erişemeyecekleri parasal ve pozisyon rantlarının üzerine oturdular, bugün hala da oturmaya devam ediyorlar.

Prof. Baskın Oran ile İçişleri Bakanı arasında yaşanan, İçişleri Bakanının şahsı, Bakanlık tüzel kişiliği ve hepsinden de önemli olmak üzere Türkiye Devleti (hukuk) için çok ama çok talihsiz tartışmayı bu çerçevede düşünmek lazım.

Hukuk devletinin evrensel kriterleri, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin çerçevesi açısından Baskın Oran’ın yazdığı bir makale hakkında, şahsi bir hakaret ya da şiddete övgü de söz konusu olmadığı için, söylenebilecek bir şey yoktur, beğenir ya da beğenmezsiniz, okursunuz, okumazsınız, bu herkesin kendi bileceği iştir.

İçişleri Bakanı ise Türkiye Devletini çerçevelemesi gereken hukuk ile taban tabana zıt bir anlayış sergileyerek aslında ne yapmıştır?

Devlet hukuk demektir.

Hukuk yoksa devlet de yoktur.

Devlet hiçbir gerekçe ile hukuktan sapamaz.

Saparsa, devlet olmaktan sapmış demektir.

İçişleri Bakanı hukuku ayaklar altına alarak aslında devleti ayaklar altına almıştır.

Durum sanıldığından çok daha vahimdir.

Türkiye en kısa sürede siyasi tartışmalarını iki ucu da meşru bir çizgiye çekmek zorundadır.

Aksi kaos demektir.

Kaosun da nereye varacağı belli olmaz.

Türkiye bugün takımlardan birinin üç korner bir penaltı komedisini benimsediği bir ülke durumuna düşürülmüştür.

Olan da futbolü, siyaseti evrensel kriterlerle oynamak, yaşamak isteyenlere olmaktadır.

Lütfen ülkemizdeki en sert siyasi tartışmalara bile tartışmanın her iki ucunun da meşru olması koşulu çerçevesinde bakalım.

Göreceksiniz ülkemizde bu tartışmalarda bir taraf çok büyük ihtimalle meşruiyet dışıdır.

Meşruiyet ise evrensel bir çerçevedir.

Diyanet İşleri tartışması da mesela anlamsızdır çünkü laik bir ülkede bu biçimiyle herkesin vergileriyle sadece bir inancın gereklerinin, taleplerinin finanse edildiği Diyanet olamaz, bu açıdan tartışılması bile anlamsızdır, çünkü laik bir hukuk devletinde yapılması gereken bellidir.

Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanı’na, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na bile bağlı olmaması da (Anayasaya göre sorumlu) meşru değildir, bu çerçevede de Genelkurmay Başkanlığı’nın statüsünün bu şekliyle tartışılması da meşru değildir, çünkü yapılması gereken yine bellidir.

İfade özgürlüğü de standartları çok belli, üzerinde siyasi tartışma kaldırmayacak bir konudur.

Ülkemizdeki tartışmaların yaklaşık tümü bu çerçevededir.

Bu da bizim talihsizliğimizdir. 

  • Abone ol