Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye’nin içinden geçtiği durumu kısa bir cümleyle, herkesi kıskandıracak bir berraklıkla özetlemiş.

Bence kimsenin bu açıklamaya ilave edebileceği bir söz yoktur.

Sayın Erdoğan Almanya’ya yaptığı G-20 zirvesi ziyareti öncesi Alman Die Zeit gazetesinin yayın yönetmeni Giovanni di Lorenzo’ya çok önemli bir mülakat veriyor.

Mülakatın bir yerinde şöyle bir soru ve Sayın Erdoğan’ın muhteşem, tenvir edici yanıtı var:

“Zeit: Ve Almanya’da, bir gazeteci, Deniz Yücel’in suçlandığı eylemlerin hiçbirinden ötürü (Kürt liderle röportaj, Kürtler ve Türklerle ilgili yaptığı şaka vb.) bir tek gün bile cezaevinde tutulamaz.

Erdoğan: “Burası Almanya değil. Türkiye’nin kendi zorunlulukları ve kuralları var.”

İtalik ve bold karakterlerle Erdoğan’dan yaptığım alıntı Türkiye’nin en temel problemi ama bir kez daha itiraf ediyorum, bir mesele bu kadar net, anlaşılır biçimde ortaya konamazdı.

Doğrudur, burası Türkiye, Almanya değil.

Buranın başkenti Ankara, oranın Berlin.

Ülkelerin coğrafi koordinatları farklı, özel yaşama, özel alana ilişkin kültürel farklar malum.

Ama, kamusal alana yani mesele öncelikle hukuk ve ekonomiye geldiğinde, Erdoğan’ın “Türkiye’nin kendi kuralları var” deme hakkı kalıyor mu?

Daha doğrusu Türkiye düzgün, yaşanır bir ülke olabilecek ise bir gün, kalmalı mı?

Ekonomide, Almanya’dan çok farklı bir rekabet hukuku, çevre hukuku anlayışı ile işler yürütülebilir, ihracat arttırılabilir mi mesela?

Temel hak ve özgürlüklerde, insan hakları hukukunda Almanya’dan, sadece Almanya’dan değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden farklı bir çerçeve tanımlanabilir mi?

Tanımlanabilir ise ancak beşinci sınıf bir ülke için tanımlanabilir; Sayın Erdoğan da beşinci bir sınıf ülkenin cumhurbaşkanlığı keyfini dolu dolu yaşar bu muhtemel durumda.

Ama doğru söze ne denir, AKP ve Erdoğan marifetiyle Türkiye ekonomi ve hukukta, yani kamu alanında Almanya’dan, Avrupa’dan çok farklı bir noktaya geldi, daha doğrusu getirildi.

Din ve milliyetçilik bezirganı iki partinin TBMM iç tüzük çalışmaları basına yansıyor.

İnsanın inanası gelmiyor ama bizim ülkede bunlar hep bir biçimde realize oluyorlar.

İç tüzük taslağı kabul edilir ise oturumlarda bazı kelimelerin kullanımı yasaklanacak imiş:

“Buna göre, Türkiye sınırları içerisinde yer alan bölgeler için kullanılan "Kürdistan", "Kürt illeri", "Kürdistan'ın başkenti Amed", "Lazistan", "İonya", "Pontus'tan geliyorum", "Ermeni soykırımı", "Dersim katliamı" gibi ifadeler "sakıncalı" sayılacak. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda bu ve benzeri ifadeleri kullanan milletvekillerine "para cezası" verilecek; T24, 7 Temmuz 2017”.

Komik mi, trajik mi bilemiyorum ama bu sakıncalı kelimeler önerisi zaten kamu alanında Almanya ya da Fransa ile tüm rabıtayı koparıyor.

Ne yalan söyleyeyim, kürtler, lazlar, ermeniler kusura bakmasınlar, en çok da “İonya” yasağına güldüm.

Sayın Cumhurbaşkanı kendi ifadeleriyle tutarlılığını sürdürüyor ve aydınlatıcı misyonuna devam ediyor, başka bir yerde de şöyle diyor: “Yıl sonuna kadar ciddi manada mahkumiyet kararlarının geleceğini tahmin ediyorum”.

Koca Cumhurbaşkanı “Burası Almanya değil. Türkiye’nin kendi zorunlulukları ve kuralları var”. derken ne kadar tutarlı olduğunu her vesilede ortaya koyuyor.

Almanya’da, Fransa’da ya da başka bir Avrupa hukuk devletinde bir cumhurbaşkanı yargıya intikal etmiş bir konu için asla böyle bir açıklama yapmaz, yapamaz, yaparsa da sonuçlarına katlanır.

Ama, “Burası Almanya değil. Türkiye’nin kendi zorunlulukları ve kuralları var”, bunu hiç unutmayalım, aklımızdan asla çıkarmayalım, kulağımıza küpe olsun, durumu ortaya koyan bu söz 2017 Türkiye’sinin, sürüklendiğimiz yerin özüdür.

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir deriz, doğrudur.

Bugün gelinen hukuk rezaletinin ilk adres işaretleri aslında dış politikada kendini belli etmiş idi.

“Kopenhag kriterleri yerine Ankara kriterleri” ifadesi ilk işaret fişeklerinden biriydi.

Şanghay Beşlisi güzellemeleri, bir NATO ülkesine Çin füzeleri ve daha sonra da Rus füzeleri alma girişimleri, Kıbrıs politikasında yüz seksen derece dönüş, AB ve Kopenhag kriterlerinden büyük sapma, bunun sonucunda da Avrupa Parlamentosunun Konseye müzakereleri askıya alma önerisi, Almanya, Hollanda, Belçika ile yaşananlar, ABD ile Suriye tartışmaları, Katar aşkı özünde iç politika sinyalleridir.

Dış politika-iç politika ayrışması çok demode bir ayrışmadır.

Bugün hala akademide bile bu ayırımı savunanlar var ama onları ciddiye almak zaten mümkün değildir.

Dış politikada ne yapıyorsanız, kimin yanında duruyorsanız, iç politikanız da bu dış politika duruşunuzun izdüşümüdür.  

Tersi de doğrudur.

NATO ülkesine Çin füzesi almak isteyen iktidar içeride hukuk devletini, demokrasiyi, piyasa ekonomisini savunmaz, savunamaz.

Ülkede hukuk devleti ilkelerini tavizsiz yaşama geçiren, AB kriterlerinin peşinde koşan bir iktidar da zaten Şanghay Beşlisi üyeliği gibi saçmalıkların savunucu olmaz, olamaz.

Cumhurbaşkanının hükümlüleri değil zanlıları bir hukuk faciası olarak terörist diye niteleyebilmesi, “ağır cezalar geliyor” diyebilmesi yani yargıya direktifler yağdırabilmesi aslında dış politikada yaşananların, arayışların ayna görüntüsüdür, ikiz görüntüsüdür.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Burası Almanya değil. Türkiye’nin kendi zorunlulukları ve kuralları var” ifadesi Türkiye’nin, Türkiye’nin demeyelim de siyasal iktidarın, Cumhurbaşkanlığı makamının hem iç hem de dış politika tercihini büyük bir yerindelikle, büyük bir belagatle yansıtmaktadır.

“Burası Almanya değil” diyorsan AB ile müzakere masasında neden kalınmaktadır?

Bu söz hukukta Almanya olmak istememenin bir dışa vurumudur aslında, amaç Mart ayına isim olarak annesinin, Şubat ayına eşinin ismini verenlerin ülkesi gibi olmaktır.

Türkiye hukukta AB’ye girdikten sonra Almanya olmayacaktır, önce Almanya olacak sonra AB’ye girecektir

Ancak, unutmayalım, bu ülkede, hukuk normları, ekonomi normları yani kamu alanı tercihleri olarak Almanya’yı, Fransa’yı Şanghay Beşlisine, Özbekistan’a falan tercih eden aklı başında, rantlardan başı dönmemiş milyonlar da yaşamaktadır.

Suriye göçmenleri arasında mesela Urfa’dan, Gaziantep’ten sonra Özbekistan’a gitmeyi Almanya’ya tercih edene hiç rastlanmamaktadır.

Meydanlarda Erdoğan ile beraber Rabia işareti yapanların eline bir Almanya, bir de bir Şanghay Beşlisi ülkesi pasaportu ya da vizesi verin, bakalım Rabia işaretinin kullanılmayan baş parmağı hemen hangi istikamete dönecektir? 

  • Abone ol