Bence olmalı.

Ve bu ifadeyi, KHK ile üniversiteden atılmış bile olsa, bir kamu maliyesi profesörü söylüyor.

Yarı şaka söylüyor ama her şakanın, malum, bir de gerçek yanı var.

Geçtiğimiz hafta AKP iktidarına yakın bir basın grubunun sahipliği el değiştirdi.

Daha doğrusu, eski patronun nöbeti bitti, görevi bir başkasına devretti; adeta bir bayrak yarışı.

Daha önce de, çok belirgin bir disiplinle, aynı nöbet değişimleri yaşandı.

Söz konusu yandaş basın grubu ya da grupları kağıt üzerinde özel teşebbüs.

Malum, özel kesimin ücretleri, maaşlarının Sayıştay denetimi ile bir ilgisi olamaz.

Sayıştay sadece kamu parası kullanımını farklı açılardan TBMM adına denetleyen bir yüksek yargı organıdır.

Özel bir gazetenin, televizyon kanalının harcadığı paralar Sayıştay’ı ilgilendirmez, çünkü kamu parası değildir, daha doğrusu olmamalıdır.

Ancak, Türkiye’de işler böyle yürümüyor galiba.

En azından izlenimler, dedikodular böyle değil.

Siyasi iktidarı destekleyen basın gruplarının, mesela gazetelerin tirajları belli.

Tiraj derken THY’nin ya da başka kamu kurumlarının yüksek miktarlarda satın aldığı gazeteleri saymıyorum.

Burada çok vahim etik meselelerin, rekabet sorunlarının döndüğü ayan beyan ortada.

Rekabet Kurumu nihai analizde bir devlet yardımı gibi işleyen bu haksız, etik dışı alımlara ses çıkarabilir mi?

Hiç sanmıyorum.

Çıkarırsa doğrusu çok şaşarım ama çıkarsa idi, zaten çoktan çıkarmış olması gerekirdi.

Gerçek tirajların ve gerçek reklamların yani rekabetçi piyasa sürecinden kazanılan paraların (özel teşebbüs diyoruz ya) bu gazetelerin masraflarını karşılıyor olması çok zor.

Ama, bu gazeteler siyasi iktidar için zorunlu.

Bu nedenden, dahiyane bir formül bulunmuş, siyasi iktidar (Erdoğan?) bu grupları belirli zaman dilimleri için kendisine yakın, kamu ihalelerinden ya da kent rantlarından büyük paylar kendilerine aktarılan kişilere satıyor, devrediyor.

Bu kişiler de, aldıkları ihalelerden, kent rantlarından elde ettikleri rekabet yani iktisat dışı kazançlarının bir bölümü ile bu gazetelerin zararlarını finanse ediyorlar.

Ama, siyasi iktidar insaflı, bu işi aynı kişiye sürekli yaptırmıyor, nöbet değişimi söz konusu.

Bu gazetelerde sadece Erdoğan’a muhalefet eden isimlere sert eleştiriler getirmek için (küfür dememek için böyle yazıyorum) maaş alan çok sayıda isim var.

Bu maaşlar ise, bir iktisatçı, bir maliyeci için, nihai analizde kamu parası zira kökenlerinde vergi mükelleflerinin gayretleri yatıyor, ihalelerden geliyor bu kaynak.

Meseleye bu açıdan baktığınızda ödenen maaşlar, yapılan harcamalar hep kamu parası kullanımı.

Bu açıdan, birisi çıkıp da, yarı şaka da olsa, bu maaşları, bu harcamaları Sayıştay kontrolüne almak gerekiyor der ise, muhakkak ki şekli bir hata yapmış olur ama söylediğinin özü doğrudur.

Bir mali hukukçu böyle bir öneri duyduğunda “ne saçma” diyebilir ama meselelere daha yapısal bakabilen bir iktisatçı için mesele sanıldığı kadar da aptalca değildir.

Sorunun çözümü adı özel teşebbüs olan bu basın organlarının harcamalarının, maaşlarının Sayıştay kontrolüne girmesi gibi fantezist bir yaklaşımda tabii ki değildir.

Meselenin çözümü ihale yasalarının mutlak bir rekabetçi ortama getirilerek, AB rekabetine açarak, eşik değerleri düşürerek bu ahlaksızca rant aktarımına son vermektir.

Bu arada, madem ki, bu maaşların kökeninde kamu parası var, tüm köşe yazarlarının maaşlarının, eksiksiz bir biçimde açıklanması önerisi de yine aykırı bir öneri gibi durmamalı zira aklı başında bir kimse bu maaşlar için “patron rekabetçi piyasadan kazandığı paradan istediği kişiye istediği maaşı veriyor, kime ne?” diyemez bu durumda.

Senelerdir yazıyoruz, karşımızda duvar var, kent rantlarında (kaçınılmazdır), imar rantlarında parsel bazında plan değişikliğini yasaklarsak meselede önemli bir ilerleme sağlarız, ahlaksızca gelir aktarımları azalır ama sonuç olarak sadece hakaret etmek için yüksek maaş ödemeleri de zorlaşır.

Şimdilik ise bundan bucak bucak kaçılıyor. 

Birisi de bana diyebilir, sorabilir ki, muhalif denen yazılı ve görsel basında kullanılan paranın, ödenen maaşların kamu parası ile ilişkisi hiç mi yok?

Benim izlenimlerime göre var.

Ama, en azından son on senedir, yandaş basınla muhalif basın arasında kamu parası kullanımı konusunda azımsanmayacak bir açı farkı oluştu.

Muhalif basın kamu parası kullanımından kovuldu, yandaş basın ise balıklama içine girdi.

AKP ve Erdoğan iktidar sürecine çok doğru adımlar atarak başladılar.

Ama, bir yerlerde, eğik zeminde düşüş başladı.

Bunların en önemlisi de Sabah gazetesinin kamu bankaları kredileri kullanılarak satışı idi.

Özelleştirmede her şey gündemde ama nedense kamu bankaları konusu kapsam dışında.

Amaç küçük esnafa (Halkbank), tarıma (Ziraat Bankası) destek ise bu işi kamu bankaları ile yapmak çok çirkindir, koyarsınız bütçeye bu işler için gerekli ödeneği, büyüklüğü de siyasi tercihtir, TBMM’de denetlenir, onaylanır, mesele de avantasız hallolur.

Ama galiba sorun da tam burada.

O dönem de bu konuyu eleştirdik ama eleştirilerimiz maalesef yeterli değildi, eleştiri sesimiz çok gür çıkmadı, bu da doğrudan bizim ayıbımız, eksiğimiz.

İçinden geçtiğimiz korkunç dönemi geride bırakabilir isek, yapılması gereken çok özeleştiri olacak herhalde.

  • Abone ol