Son günlerde basında bu konuda farklı yazılar çıkıyor.

Artık iki Türkiye’nin mevcudiyetinden bahsediliyor ve bu duruma da hayıflanılıyor.

Birileri ısrarla tek Türkiye hedefini gösteriyor.

Bu tartışmanın her türlü mesnetten yoksun olduğu ortada.

Muhtemelen yazının en sonunda söylenmesi gereken konuyu açarak başlamak isterim.

Ben tek Türkiye’den yanayım ama bu teklik sadece evet sadece üzerinde çok geniş bir kesimin mutabakat sağladığı hukuk bazında olmalı.

Ortak bir hukuk anlayışı ve uygulaması talebi dışında 21. Yüzyılda tek bir Türkiye’den bahsetmek çok anlamsız.

Çocukluk yıllarımızda bize öğretilen “kaderde, tasada ve kıvançta” birlik ilkesi de çok havada kalıyor.

“Kaderde, tasada ve kıvançta” birlik ortak bir tarih anlayışı, ortak bir gelecek hayali anlamına kullanılıyor.

Ortak kelimesinden murad da muhtemelen homojenlik.

Seksen milyonluk bir toplumun homojen (ortak!) bir tarih anlayışı olabilir mi?

Bırakın olabilmesini, bu olabilirlik arzu edilir bir şey midir?

Yine bu cesamette bir toplumun homojen (ortak!) bir gelecek hayali de tasavvur edilebilir mi?

Yurttaşlar tarihlerine farklı bakabilirler, farklı yorumlarlar.

Tarihimiz ortaktır ama yorumu asla homojen olamaz.

Böyle bir istek hukuk devletinin özüne aykırıdır.

Seksen milyon vatandaşın homojen bir gelecek hayali de olamaz, olmamalı.

Ben ülkemin güvenli, zengin ve özgür geleceğini AB üyeliğinde, batı kurumları ile güçlü ittifakta görüyorum.

Ama herkesin benim bu gelecek hayalimi paylaşma mecburiyeti olabilir mi?

Önemli olan, hatta tek önemli olan tüm bu farklılıkların çağdaş bir hukuk anlayışı ve uygulaması içinde yaşanabilmesi, yarışabilmesidir.

“Ortak gelecek” sözünde kabule yatkın bulabileceğim yegane konu gelecekte de aynı siyasi birim altında yaşama arzusu olabilir.

Ama, bu birliktelik de mutlaka farklı kimlikler, tasavvurlar, hayaller içermelidir.

Bir milletin kaderde, tasa ve kıvançta ortaklığı tanımsız bir amaçtır.

Millet demek bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan yurttaşların toplamıdır ve bu anlamda sadece hukuksal bir tanımdır, bu milletin geçmiş ve geleceğe yönelik ortak bir pozisyonu olamaz, olmamalıdır.

Tek arzulanan, ortak ve evrensel bir hukuk ortamında aynı vatandaşlığı paylaşmaktır.

Türkiye, yabancıların sıklıkla kullandığı bir deyimle, arabayı atların önüne koşmuş durumdadır.

Bizim ülkemiz siyasi tartışmaların çok yoğun ve hatta fazla yoğun yaşandığı bir ülkedir.

Ancak, bu fazla yoğunluğun kanımca temel nedeni, siyasi fikirlerin çeşitliliği ve köşeliliği değil, bu siyasi tartışmalara baz teşkil etmesi gereken ortak bir hukuk anlayışının eksikliğidir, hatta yokluğudur.

Türkiye geçtiğimiz aylarda aslında başkanlık sistemini ya da uydurma tabiriyle cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemini tartışmadı.

Özünde tartışılan bu önerinin beraberinde gelmesi ihtimali olan hukuk anlayış ve uygulamalarına karşı duyulan korku idi.

Ama, hukuk kulağımız ve anlayışımız çok gelişmiş olmadığı için meseleyi bu terimlerle koyamadık.

Daha önce de yazdım, parlamenter sistem bu ülkeye kuş kondurmadı, parlamenter sistem altında beş darbe yaşadık.

Demek ki bir yerlerde sorun var.

Yeni kabul edilen kritersiz, dengesiz başkanlık sistemi de kondurmayacak.

Ama sorun sistemlerde değil, bu sistemlere içkin olması gereken ortak bir hukuk anlayışımızın eksikliğinde.

Üstelik, tartışan tarafların tümünün de temel hedefi 2017 senesinde dünyanın en ileri hukuk sistemi ve anlayışı değil.

Türkiye hukuku sevmiyor zira vatandaşların, devletçi ve kayırmacı sistemin bir sonucu olarak, gerçek, evrensel bir hukuk sisteminden kişisel, sınıfsal çıkarları pek yok gibi duruyor.

Herkes rantların kendi istikametine akabileceği bir hukuk sistemi talep ediyor.

Talep edilmeyen ise evrensel diye tabir edebileceğim, 2017 dünyasının en ileri hukuk düzeni.

Talep olmayınca arz da olmuyor.

Ve bizler 2017 dünyasında hala en ilkel hukuk ihlallerini konuşabiliyoruz.

Bir Cumhurbaşkanı “Kılıçdaroğlu’nun tutuklanması gündemimde yok” diyebiliyor.

Bu ifade karşısında da büyük bir hukuk infiali oluşmuyor.

Bu ifadeye, normal bir ülkede, sadece muhalifler değil, Cumhurbaşkanına siyaseten en yakın olanlar da karşı çıkar ve çıkmalıdırlar.

Hukuk bu ölçüde zedelenir ise hukuksuz bir siyaset kimseye yarar üretemiyor.

Ortak ve evrensel bir hukuk düzeninde anlaşabilirsek bırakın ikiyi, yüz Türkiye olsun.

Ortak bir hukuk sisteminde mutabık kalmış yüz Türkiye aslında en arzulanacak tek Türkiye demektir.

Tek Türkiye, iki Türkiye lafları çok anlamsız kalıyor çünkü daha toplum olamamış, çünkü en temel hukuk ilkelerinde birleşememiş, anlaşamamış bir kalabalık görüntüsü arz ediyoruz.

Bir ülkenin en temel, en asgari hukuk normları sizce nelerdir?

Bu ülkede sivil-asker ilişkilerinin hukuku hakkında bir mutabakat var mı?

Bu ülkede laiklik üzerinde bir mutabakat var mı?

Bu ülkede kadın-erkek eşitliği, ilişkisi üzerine bir mutabakat var mı?

Bu ülkede farklı cinsel tercihlere saygı var mı?

Bu ülkede en asgari tarihsel değerlere ortak bir saygı var mı?

Bu ülkede düşünceyi ifade özgürlüğüne saygı var mı?

Bırakın düşünceyi ifadeyi, düşünce özgürlüğü olanaklı mı?

Lütfen kimse bana “düşünce özgürlüğü” ifadesi saçmadır, sorun ifadededir, zaten kimse düşünceye karışamaz falan demesin, Türkiye’de düşüncenin ifadesinden ziyade özgürce düşünce oluşumuna engel var (bu konuyu yazmak istiyorum bir gün).

Bu ülkede haberleşme özgürlüğüne saygı var mı?

Vatandaşlık hukukunda bir anlaşmamız var mı?

Türkiye’nin aynı devlete hukuksal bağ ile bağlı olan vatandaşlar kümesi bu seri yokluklar altında aslında bir toplum bile oluşturamıyorlar.

Nerede kaldı tek Türkiye, iki Türkiye. 

Temel sorun hukuk sistemi üzerine mutabakat eksikliği.

  • Abone ol