Batı değerleri ile kavgalı olmaya başladık, bir NATO üyesi olarak Çin’den füze almaya kalktık.

Şanghay beşlisine üyelik lafları edilmeye başlandı.

Şimdi de Rusya’dan S-400 füzeleri almaya kalkıyoruz.

Eleştirilenlere de, zamanında Rus teknolojisi ile kurulan metalürji, alüminyum fabrikalarına örnek gösteriyoruz.

Sanki Rusya’dan bir NATO üyesinin savunma sistemleri alması ile alüminyum tesisi kurmak/kurdurmak aynı şeymiş gibi.

Ortada çok vahim bir durum var.

Bu durumun bir açıklaması olmalı.

Bu muhtemel açıklamanın ise dış politikada çeşitlilik arayışlarıyla, savunma sanayi tesislerini millileştirmeyle, batıya bağımlı olmaktan kurtulmayla falan kanımca hiç alakası yok.

Temel yanlış kullandığımız kavramlarda.

21. yüzyılda hala iç politika, dış politika gibi artık anlamı kalmamış ayırımlar yapıyoruz.

Bir siyasi iktidarın bir politikası vardır.

Dış politika dediğiniz şey de iç politikanın bir türevidir.

Aslında muhtemelen içinde yaşadığımız çağda tersi daha da geçerlidir.

İç politika da dış politikanın bir türevidir.

Ancak, muhakkak olan şey bu iki kavramın ayrılmazlığıdır.

İçeride baskıcı, illiberal demokrasi uygulamaları olacak, gazeteciler hapislerde yatacak, on binlerce kişi sorgusuz sualsiz işinden edilecek ama dış politikada NATO, AB, Avrupa Konseyi, AİHM değerlerine bağlı kalınacak.

Böyle bir şey söz konusu olamaz.

Tersi de geçerli.

İçeride çok liberal, özgürlükçü olacaksınız, dış politikada da Çin ile, Rusya ile birlikte davranacaksınız.

Bu da mümkün değil.

Türkiye son senelerde dış ilişkilerinde yeni arayışlar içinde.

Şanghay Beşlisi saçmalığı, Putin ile flörtler, geleceğin Çin’de olduğu konusunda dangalakça yorumlar.

Bu gelişmeler bağımsız arayışlar olamaz.

Ve son derece bilinçli ve tutarlı.

Çünkü, Türkiye artık kendi içinde, NATO, AB, Avrupa Konseyi, AİHM değerlerinden kopuyor, kopmak istiyor.

Dış ilişkilerinde de bu doğrultuda son derece tutarlı adımlar atılıyor.

Türkiye’nin, daha doğrusu vatandaşların alması gereken temel bir karar var.

Türkiye özgürlükçü, AB standartlarında temel hak ve özgürlüklere dayalı bir ülke olacak mı, olmayacak mı?

Daha doğrusu bu bir siyasi amaç mı?

Benim izlenimim tercihin şimdilik illiberal bir demokrasi doğrultusunda yapıldığı.

Almanya ile kavgalar, AB ile aramıza konan mesafeler, önünde siyasi engel olmayan müzakere fasıllarının açılmamış olması, ABD ile bölgeye ilişkin kavgalar hep bu tercihin kaçınılmaz uzantıları.

Yazıyı bitirmeden “geleceğin Çin’de ve yakın havzasında olduğu” görüşünün(!) neden dangalakça olduğuna da çok kısaca bir değinmek isterim doğrusu.

Sanayi sonrası toplumlara bilgi toplumları deniyor.

Hangi sistemin, ülkenin üniversiteleri daha iyi ise gelecek de şimdilik onların olacak.

Şahadeti de bir Çin üniversitesinin araştırmasına, sıralamasına bırakıyorum.

Dünyanın uzak ara en iyi üniversiteleri ABD ve Büyük Britanya üniversiteleri.

Ekonomik sistemin geleceğini de bilim, teknoloji üretebilen sistem, ülkeler, üniversiteler belirleyecek.

Ama, siz, dangalakça, baskıcı bir siyasi sistem tercihi yapıyorsanız, geleceğin de Çin’de olduğunu zannedebilirsiniz.

Daha doğrusu, öyle istersiniz.

Allah, akıl fikir versin demekten başka çare yok.

Çin ve Rusya aşkı da bu cehaletten türüyor.

  • Abone ol