Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) anayasal bir kurum (Anayasa Madde 136).

Bu çerçevede genel idarenin içinde, herkesin, Sünnilerin, Alevilerin, Müslüman olmayanların, ateistlerin, başka dinden yurttaşların ödediği vergilerle finanse ediliyor.

Bu açıdan da son derece sorunlu bir kurum; bu sorunu aşmak için de, DİB’in tüzel kişiliğine dokunmadan, çok sayıda yol, yöntem var ama iktidarların kulağı bu önerilere kapalı, çok yazık.

Ancak, DİB’in ürettiği sorunlar sadece anayasal-yasal (skandal SPK 89), mali yapısıyla da sınırlı değil.

Askeri vesayetin çok güçlü olduğu dönemde DİB çalışanları, yani devlet memuru imamlar, bir dizi nedenden, bunların bir bölümü olumlu, bir bölümü bence de olumsuz, kendilerini zırt pırt ortaya atmazlardı, basına konu olabilecek açıklamalara daha mesafeli dururlardı.

Yeni dönemde, adına ne diyeceğiz bilemiyorum, askeri vesayet bitti demek de imkansız, ama en azından daha güçlü gibi duran başka bir vesayet var şimdi, DİB çalışanlarının bir bölümüne bir özgüven geldi, olmadık konularda düzeyi inanılmaz pespaye açıklamalar yapabiliyorlar.

Ben buna şaşmıyorum.

Babaların kızlarına şehvet hissi duyabileceklerine (aklıma geldi, DİB bu konuda bir soruşturma açmış idi, sonucu ne oldu?), babaların kızlarını pantolonla üniversiteye göndermemesi gerektiğine, tesettüre girmemiş kadınların soyulmuş domatese benzeyeceğine ilişkin saçma sapan, saçma sapandan da öte, iğrenç görüş (!!!!!!!) açıklamaları.

Ben liberal düşüncede bir insanım, bu dangalakça açıklamaları arka sokakta genç kızların göbeğine muska yazan (!) bir cinci hoca yapsa, kızlar da 18’den büyükse çok ciddiye almam, özgürlükçü kamu düzenine ciddi bir tehdit yoksa güler geçerim, pek ilgilenmem.

Ama bu dangalakça açıklamaları bir devlet memuru yani bizim vergilerimizle maaşı ödenen biri yapıyorsa orada çok ciddi bir mesele vardır.

İşin vahimi bu büyük farkı ne o mahalleden, ne de bizim mahalleden anlamak isteyen pek yok.

Bu öz kızına şehvet, pantolon giyme, soyulmuş domates, vs. dangalaklıkları ortaya dökülünce, ortam müsait, muhtemelen bundan sonra bunları bile aratacak dangalaklıklar gelecek, bizim mahalleden tepkiler yağdı.

Bu tepkilerin geldiği yerler de, mesela, Türkiye’nin amiral gemisi denen gazetenin en çok okunan yazarları, Cumhuriyet’ten daha entelektüel köşeler.

Ancak, esas sorun da kanımca burada ortaya çıkıyor.

Bu alaycı, hatta çok sert, bence de sorun yok, eleştirilerin hedefi hep bir-iki dangalak DİB görevlisi.

Sanki, bu adamlar bu dangalakça açıklamaları yapmasalar, devlet-DİB ilişkileri mükemmelmiş gibi davranılıyor.

Bırakalım öbür siyasi İslamcı mahalleyi, bizim mahalleden (bizim derken biraz içim acıyor doğrusu) gelen eleştiriler arasında bir tane bile kurumsal eleştiri yok.

Kimse, laik bir devlet yapısı, genel idare içinde DİB gibi bir kurumun varlığını tartışmıyor.

Kimse, genel vergilerle din hizmetinin finansmanını sorgulamıyor.

İki gariban imamı eleştirmek kolay, hem risk almıyorsun, hem de laikçiliğin tescil edilmiş oluyor.

Kimse, ağzı en çok laf yapan bizim mahalleliler bile, din hizmeti vergilerle finanse ediliyorsa teoride buna kamu hizmeti denir, din hizmetinin bir kamu hizmeti olduğu devlet de laik değildir diyemiyor.

Neden korkuyorlar, ağızlarındaki baklayı neden çıkaramıyorlar, belli değil.

Ama, şu temel gerçek de her geçen gün daha belirgin ortaya çıkıyor: Bu iki ana mahalle, siyasi İslamcılar ve DİB’ci modernistler, tüm kavga şamatalarına rağmen, birbirlerine inanılmaz benziyorlar. 

  • Abone ol