Gün geçmiyor ki basında kamu ihalelerine ilişkin yeni bir yolsuzluk haberi çıkmasın.

Yazımın en sonunda söylemem gerekeni şimdiden söyleyerek başlayacağım: AKP Hükümetinden, Hükümetlerinden kurtulmak istiyorsanız enerjinizi, dikkatinizi, bilginizi kamu ihalelerine çevirin.

Yaklaşık her ihaleden pis kokular geliyor.

Pis koku her zaman yasalara karşı bir durum da demek değildir bizim ihale sistemimizde.

Yasal çerçevede de kamu ihale sisteminde çok büyük yolsuzluklar var.

CHP ve HDP meselenin bu boyutuna dikkatlerini teksif etseler AKP şimdiden çok büyük ölçüde gitmiş idi diye düşünüyorum.

Her muhalefet partisinde, her gazetede işi sadece kamu ihalelerine izlemek olan kişilere, uzmanlara çok büyük ölçüde ihtiyaç var.

CHP, HDP neden bu konuda çok pısırık davranıyorlar, anlamak mümkün değil.

Aklıma gelen ama aklımdan kovmak da istediğim ihtimal aslında tüm partilerin mevcut kamu ihale yasasından memnun oldukları zira muhalefet partileri hem belediyelerde bu yasayı kullanıyorlar hem de kendilerini yarının iktidarı gördükleri için yasada radikal değişiklikler istemiyorlar.

Yasanın üç ana sorunu var.

Birincisi, yasanın yolsuzluklara çok müsait oluşu.

Sayıştay bu konuyu gücü yettiği ya da artık pislik halının altına süpürülemez hale geldiği ölçüde gündeme taşıyor.

Sayıştay’ın Gaziantep Büyükşehir Belediye ihaleleri ile itirazını basından okumuşsunuzdur, Belediyenin açtığı ihalelerin kısm-ı azamını aynı şirketin aldığını söylüyor.

Muhtemelen kağıt üzerinde bir usulsüzlük de olmayabilir ama sorun başka bir yerde, ihaleyi açan kuruma, yetkililere bu kadar tercih hakkı verirseniz gelinen nokta bu olacaktır ve olmaktadır.

Geçerken şunu da hatırlatayım, bu günlerde Sayıştay’ın sesi çok çıkıyor, pek yakında birileri, kim ya da kimler acaba, “Eyyyyy Sayıştay, sen bizimkilerin çocuklarının, torunlarının ekmeğine(!) mi göz diktin? diye meydanlarda bağırıp, çağırmaya başlayacaktır.

Ya da bu kuruma başka bir tür operasyon çekilebilir.

Kimse yanlış anlamasın, Sayıştay işinin ancak yüzde beşini falan yapıyor ama bu bile yetiyor galiba.

2013, 2014 günlerinden aklımda kalan bir telefon kaydı vardı, kimse itiraz da etmemiş idi.

Birisi, şimdi bir bakan mı nedir, “Sayıştay raporları TBMM’ye inerse mahvoluruz” mealinde bir söz etmiş idi.

Neden?

Bu Sayıştay raporlarına ne oldu?

Neyse, gelelim dedikodudan kurumsal gerçeklere.

İhale yasasının ikinci temel problemi uluslararası rekabete kapalı oluşu.

Türkiye’de iş yapan yabancı yükleniciler bu alanda, mesela çok yüksek teknoloji, iş yapabilecek yerli firmaların olmamasından iş alabiliyorlar.

Muhalefet partileri ya da gerçek toplumsal muhalefet yapan sivil toplum kuruluşları ihale tekliflerini Avrupa Birliği uzman firmalarına götürüp bu ihaleye nasıl bir teklif verebileceklerini sorabilirler.

Bunun için bu firmalara ücret de ödenir.

Göreceksiniz, tüm AB çıkışlı teklifler bizimkilerin çok altında kalacaktır.

Peki bizim vergi mükellefleri bu farkı niçin, hangi mantıkla bu sözde milli ve yerel firmalara ödemektedirler.

Kimse darılmasın, akçeli işlerde kim ki yerel ve milli bir tercihten bahseder, işin içinde büyük anaforlar var demektir.

Akçeli işlerde anafor tabiri gençlerin bilmediği bir tabir, öğrenmelerinde fayda olabilir.

Üçüncü temel mesele ise, yasanın bin bir dolambaçlı yöntemle yönetimlere, merkezi ya da mahalli, çok büyük takdir yetkisi tanımasıdır.

Hangi akçeli işte yönetimlere takdir yetkisi bırakılmış ise orada yolsuzluk üremiştir, üremektedir ve üreyecektir.

İlk yapılması gereken şey tüm kamu ihalelerini, eşik değer yükseltmesi yolsuzluğuna boğulmadan, uluslararası rekabete açmaktır.

Peki neden bunlar tercih edilmemektedir?

Kamu ihaleleri içeride siyaseti ve siyasetçiyi-bürokratı finanse etmektedir de ondan.

Türkiye kamu ihaleleri meselesini aşabilir ise sihirli bir değnek devreye girmiş gibi, çok sayıda sorununu geride bırakacaktır.

Ama bu arada da birileri nasiplenemeyecektir.

Kendine muhafazakar diyen bir kesim iktidara geldiğinde bu alanda kurumsal olmasa bile ahlaki dürtmeyle küçük mesafeler alınabileceğini düşünmüş idim.

Tam tersi oldu.

Demek ortada muhafazakarlık, dindarlık falan yokmuş.

Peki ne varmış?

Onu da siz bulun.

 

İKİ KÜÇÜK NOT

1-Varlık fonu uluslararası piyasalardan kredi arıyormuş.

Anlamakta zorlanıyorum, varlık fonunun amacı kendi birikimlerini, bütçe fazlalarını, doğal kaynak artılarını karlı alanlara plase etmektir, kredi aramak değildir; bu kavramın da cılkını çıkardık.

2-İtalya Türkiye çıkışlı sebze ve meyvelerde çok yüksek oranda zehirli madde tespit etmiş.

İtalya bu ürünleri, parasını ödemiş, imha etmez, kontratlara göre bize iade ediyor.

Biz İtalyanların yemediği, İtalyan devletinin kendi vatandaşına yedirmediği bu meyve ve sebzeyi ne yapıyoruz?

Yoksa bu zehirli milli ve yerel sebze ve meyveleri yine yerel ve milli çocuklarımıza mı yediriyoruz?

Tarım Bakanlığından bir yetkili bu konuda bir açıklama yapamaz mı?

  • Abone ol