Bu köşede haftada bir kez, çarşamba günleri, eğitim yazıları yazıyorum.

Amacım, eğitim yazılarını arka arkaya koyduğunuzda, sistemin temel mantığını, yanlışını, eksiğini, fazlasını görebilmemiz.

Eğitim-ekonomik büyüme ilişkisi çok temel bir ilişki, bu açıdan eğitim süreçleri çok ciddiye alınmalı.

Ekonomik büyümeyi de isterseniz bir kenara koyabilirsiniz, eğitim insanın mutluluğuna kapı açmalı.

Ülkemiz Türkiye’de ise eğitim hiçbir olumlu amaca hizmet etmiyor ama hakkını yemeyelim, hizmet ettiği olumsuz amaçlar da (ne demekse) yok değil.

Ne ekonomik büyümeye bir anlamlı olumlu katkısı var, ne de bireylerin kendilerini bulmalarına, başka bir tabirle her bireyin kendi potansiyel tavanını, her hangi bir alanda, bulmasına yardımcı oluyor, kitap okumayı bile özendirmiyor.

Bu açıdan baktığınızda da, karşınızda büyük kaynaklar yutan ama pek bir işe yaramayan, hatta muhtemelen negatif sonuçlar üreten bir süreçle karşı karşıyasınız.

Eğitim meselesini daha doğru bir raya oturtmadan ne sürdürülebilir bir ekonomik büyüme, ne de mutlu bir birey, kendi tavanını arayan ve bulabilen bir yurttaş mümkün.

Bireylerin tavanlarını yakalamaya yardımcı olmayan eğitim sistemi muazzam bir kaynak israfı demek çünkü atıl kapasiteler harekete geçemiyorlar.

Bu tür konulara, üstelik eleştirel bir açıdan yaklaşıyorsanız, meşhur tabirle, bir yerlerden başlamanız lazım.

Başlamanız gereken yer ise muhtemelen sistemlerin sabitelerini tartışmaya açma.

Her sistemin sabiteleri vardır, bunlar yanlış ise, işiniz zordur.

Bizim eğitim sistemimizin de sabiteleri var ve bunların çok büyük bölümü de yanlış.

İlk yanlış, eğitim sisteminin çağa ayak uydurmama konusunda direnci; mesele sadece müfredat içeriği meselesi de değil, programların seneleri bile yanlış.

Sistem kurulurken ülkemizde yaşam beklentisi altmış yaşın altında idi, şimdi seksene doğru evriliyor ama erken yönlendirme denen temel yanlıştan hala dönülmüyor, insanlar 21 yaşında makine mühendisi, mimar oluyorlar, 22-23 yaşlarında da hukukçu, hakim, savcı.

İnsanların en fazla elli yaşların başında emekli olması gereken eski dönemlerde (on sene emeklilik için) anlaşılabilir olan bu konu artık çok anlamsız, hatta çok zararlı.

İlk yapılması gereken iş gençlerin bir baltaya sap olma (ne demekse) kararlarını geciktirmek.

Bizde ise maalesef erken yönlendirme eğitim sisteminin temel sabitesi, değişmiyor.

Gelelim daha az teknik ama muhtemelen daha önemli konuya.

Eğitimin üç temel evrensel amacı vardır.

Birincisi, beşeri sermaye üretimidir yani nitelikli doktor, tarihçi, mimar, vs. üretmek.

İkincisi, gençlerin bu süreçlerde kendi tavanlarını bulabilmeleri, potansiyellerini keşfedebilmeleri; buna da eğitim süreçlerinde özgürlük diyoruz.

Üçüncüsü daha muhafazakar bir amaç, belirli ama olumlu değerlerin kuşaklararası aktarımı (şartlandırma-süreklilik?).

Bu üç temel ve evrensel değer arasında bizim eğitim sistemimiz galiba sadece üçüncü ve en muhafazakar amacı temel düstur edinmiş, temel amaç çocukları şartlandırma.

Eskiden, AKP öncesi başka amaç uğruna şartlandırma esas idi, şimdi başka bir hedef uğruna ama şartlandırma amacı aynı yani yöntem aynı, sorun da zaten yöntemin yanlışlığında.

Beşeri sermaye üretimi (kaliteli mühendis, mimar, tarihçi, iktisatçı, vs.) ve özgürlük alanlarında ise eğitim sistemi dökülüyor.

Bu temel gerçek de sistemin ikinci temel sabitesi, beşeri sermaye, özgürlük önemli değil, önemli olan şartlandırma.

Şartlanmış bireyden de zaten iyi mimar, iyi iktisatçı çıkamıyor; tiyatro kolundan da iyi tiyatrocu çıkamayacağı gibi.

Robert Kolejin tiyatro salonuna girdiğinizde bu mektepten çıkan büyük tiyatrocu resimleri insanı şaşırtıyor, sanki bir lisede değil de konservatuar tiyatro bölümünde imiş gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Neden?

Çünkü Robert Kolej’de temel düstur çocukların özgür yetişmesi idi, hala da öyle herhalde. 

Bu iki temel yanlış sabiteden, erken yönlendirme ve şartlandırmada ısrar, vazgeçilmeden eğitim sisteminin düzelmesi mümkün olmayacaktır.

Eğitim düzelmediği sürece de ne sürdürülebilir büyüme ne de birey mutluluğu söz konusu olacak.

  • Abone ol