Türkiye çok ağır bir sansür, bir otosansür döneminden geçiyor.

Bunun nedeni iyi anlaşılmalı; ben bu yazıda bir varsayımda bulunacağım, doğruluğundan yüzde yüz emin değilim, ismi üstünde varsayım, ama soruna bir yaklaşım çabası.

“AKP neden AB sürecinden saptı?” sorusuna da çok doyurucu yanıt üretilmedi şimdiye kadar, dinsel-kültürel argümanlar beni çok ikna etmedi, bu sorunun muhtemel yanıtları da çok önemli.

Bu son soruya da benim yanıtım, yine bir varsayım, mevcut.

Kopenhag siyasi kriterleri ile işin başında çok sorunlu olmayan AKP ve Erdoğan, iş maddi hukuka yani müzakere dosyalarına geldiğinde su kaynatmaya başladı.

Bu su kaynatma meselesi de her dosya için değil özellikle üç dosya için söz konusu idi.

Kamu ihaleleri, rekabet-devlet yardımları ve çalışma hayatı.

Bu üç dosya içinden de ilki yani kamu ihaleleri dosyası en önemlisi idi ve AKP AB sürecinin buraya gittiğini görünce bu işten vazgeçti.

AB işinden vazgeçince de iç dinamiklerimiz bütünüyle, hatta fazlasıyla devreye girdi ve bugüne geldik.

Türkiye seçmeni zaten hukuk devleti ile çok mesafeli bir seçmen, AB havucu, beklenen kaynaklar, avantalar da da ortadan kaybolunca hukuk devleti de yok oldu gitti.

Geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakan basınla bir toplantı gerçekleştirdi, bu kez galiba mutad toplantılara davet edilmeyenleri de çağırdı ve on beş maddede nelerin yazılmasının istenmediğini çok net bir biçimde ifade etti, sansür dediğim bu.

İşin ilginç yanı, basının havası, suyu olan özgürlük ortamının çıtasının çok aşağılara çekilmesine basının bizzat kendisinden de çok yoğun bir muhalefet gelmedi, yalakaları bir kenara bırakıyorum, otosansür dediğim de biraz bu.

Mesele sadece içinden geçtiğimiz Kuzey Suriye meselesi ile de ilişkilendirilmemeli zira bu ağır sansür, otosansür ortamı yeni değil, çok sayıda gazeteci hapiste, kalite yerlerde, ekranlardaki tartışma programlarının aylardır süren içler acısı düzeyini hepimiz izliyoruz.

Bu sansür ya da en genelinde ifade özgürlüğü çıtasının yerlerde sürünmesinin Afrin meselesini çok aşan başka nedenleri olması lazım; meseleyi Afrin’e bağlarsak hata yaparız, TSK daha on gündür savaşıyor ama sansür ortamı adeta yerleşik hale geldi.

Fransızların “kadını arayınız” diye bir sözü vardır, bu sözü ben de “parayı arayınız” diye yeniden formüle edebilirim.

Çok net söylüyorum, Türkiye’de kamu ihale sisteminin dinamiklerini iyi analiz etmeden hiçbir siyasi gelişmeyi anlamak mümkün değildir.

Olan bitenlerin çok büyük bölümünün bu ihale kanunu ile ilgili olduğu kanısındayım.

AB sürecini de AKP’nin kamu alımları dosyası müzakereye açılmasın diye rafa kaldırdığını düşünüyorum.

Ağır politik ortamın da özünde bu işleri, yolsuzlukları özgürce tartıştırmamak var.

Kamu alımları piyasası AB rekabetine açılırsa yani eşik değerler AB piyasasında çok düşük düzeylere indirilirse, artık açık ahlaksızlığa, soygunculuğa, yetim hakkı yemeye dönüşen 21-b uygulamaları yapılamaz hale gelirse Türkiye siyaseti radikal bir dönüşüme uğrar, siyasetin finansmanı ve en önemlisi yolsuzluklar çok zorlaşır.

İstenmeyen de tamamen budur.

Hukuk devletinin yerlerde süründüğü mevcut ortamda 21-b kamu ihale uygulamalarını açıkça tartışamıyoruz bile.

21-b ile hiç ilişkisi olmayan ihalelerin bu maddeye sokulmasını açıklayacak bir namuslu adam kalmamış mıdır bu ülkede iktidar saflarında?

Ancak, muhtemelen, varsayımım bu doğrultuda, hukuk devleti yerlerde süründüğü için 21-b’yi tartışamıyor değiliz, belki de 21-b’yi tüm ayrıntıları ile tartışmayalım diye hukuk devleti yerlerde süründürülüyor.

21-b dediğim, Kamu İhale Kanununun bir maddesi ve ancak çok çok özel durumlarda, ihalelerin rekabetçi olarak değil de davet usulü ile verilmesini sağlayan bir madde.

Oysa şimdilerde artık yaklaşık tüm büyük ihaleler davet usulü ile yani 21-b maddesine göre yapılıyor.

Neden böyle olduğunu da kimse açıklamıyor, bu doğrultudaki sorulara da yetkililer lütfedip yanıt bile vermiyorlar.

Başka bir ifade ile de, artık kamu kaynaklarının ihale sistemi içinde dağıtılması tamamen siyasi-akçeli kararlara kalmış görünüyor.

Bazı malum yeni yetme, nevzuhur, parvönü holdinglerin 21-b ile aldıkları ihalelerin toplamı çok büyük meblağlara gelmiş durumda; bu firmaların isimlerini vermiyorum çünkü mesele isimlerle ilgili değil.

Sayıştay ve idari yargı da bu konularda çok ilginç bir suskunluk içindeler.

Daha da ilginci muhalefet partilerinin de bu konularda çok agresif muhalefet üretmemeleri (yerle yönetimlerdeki küçük ihale iktidarları?) .

Türkiye’yi iyi analiz etmek istiyorsanız bu soruların yanıtlarını irdelemek durumundasınız.

Çok başarılı bir yayın hayatı sürdüren Ahval haber sitesinde geçtiğimiz günlerde bir yazı gördüm, öğrendiğim kadarıyla yazarın gerçek ismini kullanmadan müstear adla yazdığı bir yazı, Gümrük Birliği sürecinin mesela hizmetlere genişletilmesine siyasi nedenlerden karşı çıkıyor, bu süreçten Erdoğan’ın karlı çıkacağını söylüyor.

Acaba öyle mi?

Gümrük Birliği süreci genişlerken hizmetler de rekabete açılır, kamu ihaleleri de bu kapsama alınırsa (AKP’nin razı olacağını asla düşünmüyorum) Türkiye’de hiç beklenmeyen dönüşümler yaşayabiliriz.

Kamu ihaleleri siyasi denklemin en önemli değişkenidir, iyi analiz edilmeden olan biteni anlamak mümkün değildir.

Erdoğan’ın, AKP’nin gerçek kabusu ihale sisteminin AB rekabetine tüm kurum ve kurallarıyla açılmasıdır.

AB meselesinin özü siyasi kararlarla, tercihlerle ekonomik rant yaratmanın çok azaltılmasıdır.

Yerli ve milli politikaların ise tam aksi.

  • Abone ol