Geçen haftaki Eğitim yazımda ülkemizin eğitim sisteminin sayısal boyutuna değinmeğe çalışmış idim; kullandığım tüm yuvarlanmış büyüklükler resmi rakamlardır.

İlk ve kanımca temel saptamam şu: Okul öncesi eğitimden lise sonuna kadar yaklaşık 18 milyon öğrencimiz var ve sistem bu 18 milyon öğrenciye klasik bir orta ve lise eğitimi vermeye çabalıyor ama bu çabanın çok da verimli bir çaba olmadığı, daha da önemlisi olamayacağı çok açık.

Türkiye 750 milyar dolarlık, hadi diyelim 800 milyar dolar, milli gelire sahip bir ülke.

Bu milli gelirin de yaklaşık yüzde dördü eğitim süreçlerine ayrılıyor; söz konusu yüzde dört yaklaşık 32 milyar dolarlık bir eğitim ödeneği, bütçesi demek.

Küresel ekonomik rekabetçi ortam bu sistemden çıkan çocukların dünya ile rekabet etmesini zorunlu kılıyor.

Eğitim mantık ve yöntemi, asla niteliği diyemiyorum, bize benzediği iddia edilen Fransa’nın milli geliri ise yaklaşık 2.2 trilyon avro ve fransızlar da eğitime milli gelirlerinin yaklaşık yüzde beşini tahsis ediyorlar ama Fransa’da öğrenci sayısı bizim öğrenci sayımızın altında, üniversite öncesi öğrenci sayısı 12.5 milyon ve öğrenci başına yaklaşık sekiz bin avro harcama yapılıyor.

Türkiye’de ise öğrenci başına yapılan harcama bin beş yüz avro dolayında.

Bu şartlar altında mesela Fransa’nın beşeri sermayesi ile rekabet etmemiz hiç de kolay değil ama bir yöntem bulmalıyız zira bu sayıların bugünden yarına radikal değişimi çok kolay değil.

Kanımca yapılması gereken şey çok basit, Fransa gibi öğrenci başına sekiz bin avro harcama yapan bir ülke ile beşeri sermaye yarışını orta ve lisede başka bir kulvara çekmemiz lazım.

Kanımca ve biraz da tecrübe ile ifade ediyorum, bir dizi derse ayrılan zaman, tahsis edilen kaynaklar son derece verimsiz, bu kaynakları daha akıllıca kullanıp sadece ingilizceye, ana dile ve matematiğe yoğunlaştırmamız gerekiyor, diğer tüm branşlar, bu veriliş şekliyle bana zaten çok anlamsız, verimsiz geliyor.

İyi matematik bilen bir lise mezunu mühendislik, temel bilimler okumaya yönlense bile fizik, kimya gibi konulara üniversitede çok kolay başlayabilir ve daha iyi mesafe alır.

Geçen hafta yazımda ülkemizde üniversite öncesi öğrenci için 65 bin okul, 750 bin dolayında derslik olduğunu ifade etmiştim; doğrudur, en iyi bildiğimiz iş galiba kamu parasıyla, şeffaf olmayan ihalelerle okul binası yapmak.

Anadolu’da üniversite kampüslerinin inşaat kalitesi, metre karesi ile o binalarda verilen öğretim arasında, öğretim kalitesi aleyhine büyük uçurumlar var; bunun temel nedeni, kimse bana kızmasın, inşaat yapmanın rantının bizde hala kaliteli öğretimin toplumsal getirisinin üzerinde görülmesi, okul binası yapmayı çok seviyoruz ama sonra içiyle pek ilgilenmiyoruz. 

Marifetmiş gibi çok farklılaşmış, farklılaştırılmış bir lise sistemimiz var çünkü bu farklılaştırma mantıksızlığının temelinde öğrencinin erken yönlendirilmesi saçma sapan telaşı yatıyor.

Oysa, bu erken yönlendirme modeli yaşam beklentisinin altmış yaşın dahi altında olduğu bir dönemde, insanların bir süre emeklilik yaşayabilmeleri mantığı ile dizayn edilmiş; oysa, Türkiye’de bile yaşam beklentisi seksene doğru gidiyor ama eğitim sistemi bu temel dönüşümü yok varsaymakta ısrarcı.

İmam Hatip okulları da biraz bu yanlış mantığın sonucu ama bu okullarda daha da büyük bir yanlış var, laik bir devlet yapılanmasında din eğitim-öğretimine kamu parası ayrılmaması temel bir devlet ilkesi olması gerekiyor ama bizde durum hiç de öyle değil; İmam Hatip okulları ya devlet dışına taşınmalı, sivil toplumun gayreti ile yaşamalı ya da en azından bu okullarda verilen din derslerini aileler fonlamalı, gerekirse iyi denetlenmiş vakıflar ailelere bu fonlamada destek olmalıdır.

Laik bir devlette Müslüman olmayan, adı Agop, Moris, Ali Haydar ya da Yani olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının asla gitmedikleri ama kamu parası ile finanse edilen okul olamaz.

PISA sonuçları eğitim sistemimizin ne durumda olduğunu gösteriyor, tüm OECD ülkeleri arasında sondan ikinciyiz, Meksika da bizim arkamızdan geliyor.

Çok kısa vadede eğitim sektöründe radikal dönüşümler yapamazsak PISA sınavları ve sonuçlarını da, sıralamadaki yerimizi de emperyal güçlerin ayarladığını söylemeye başlayabiliriz.

18 milyon öğrenciye bir milyon öğretmen var ama bu öğretmenlerin niteliği de, bütçe kısıtları bu konuda sadece küçük bir neden, eğitim sistemimizin büyük bir açmazı.

Eğitim meselesine daha uzun uzun devam edeceğiz İnşallah.

  • Abone ol