Hikaye malum, galiba 13 Mart günü, İstanbul’da çevre yolunda yaşanıyor, bir trafik polisi çakarlarını (bu kelime de nereden çıktı bilemiyorum ama yerleşiyor maalesef) yakarak gelen bir arabayı durduruyor.

Araba İstanbul Milli Eğitim Müdürünün makam aracı (daha sonra öyle olmadığı da anlaşılıyor), Müdür Bey içinde arabanın, bir başkası da var Müdürün yanında.

Bu arabanın çakar kullanması yasalara aykırı, bu nedenden Trafik Polisi arabayı tutuyor ama polis memuru N.Ç. ile Müdür ve arkadaşı arasında tartışma başlıyor.

Ne tartıştıklarını bilemiyorum ama Müdürün itirazının “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” düzeyinden hareketle başlayan ve devam eden bir ifade olduğunu tahmin etmek çok güç değil herhalde.

Araba galiba elli dakika tutuluyor, bu arada da polis memurunun cep numarasını hatırlı kişiler aramaya başlıyorlar bile.

Bu konuşmalarda polis memuruna neler dendiğini de tahmin etmek yine çok güç olmasa gerek.

İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü çok önemli bir görev zira muhtemelen bu kişinin sorumluluğunda bir milyonu çok aşan öğrenci var, Müdür Beyimiz bu öğrencilerin Milli Eğitim Temel Kanununun ruhuna uygun eğitilmelerini denetlemekle, yönlendirmekle sorumlu.

Daha temel bir sorumluluğu da bu makamın gereği olarak örnek davranışlarda bulunmak muhtemelen.

Bir Milli Eğitim Müdürü neden çevre yolunda emniyet şeridini, sıradan vatandaşlar beklerken kullanmak ister?

Milli Eğitim Müdürü hırsız, arsız, katil, terörist mi kovalıyor yoksa yangın söndürmeye mi gidiyor?

İstanbul’daki Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı okullarda çocuklara trafikte kurtarma şeridini kullanmamaları öğretilmiyor mu acaba?

Milli Eğitim Müdürü böyle davranır ise, gençlerin de bu Müdürümüzü taklit etmeleri normal olmaz mı?

Buraya kadar çok klasik eleştiriler getirdim.

Ama meselenin daha vahim yönleri de var.

Bu soruşturmanın ya da incelemenin sonuçlarını gazeteciler mutlaka fikr-i takip ilkesi gereği izlemeliler.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri devletin kayıtsız şartsız kendi içini kendisini vergileriyle besleyen vatandaşa karşı korumasıdır.

Bu olayda da devlet refleksi mutlaka galip çıkacak ve kabak sıradan vatandaşın yani o Milli Eğitim Müdürünün maaşını vergileriyle ödeyen vatandaşın hakkını koruyan polisin başında patlayacaktır.

Türkiye demokratik bir hukuk devleti olsa önce araba kullanan ama kurtarma şeridine girmeyen sürücüler bu arabayı durdurup hesap sorar ama vatandaş devletten çok korktuğu için bunu yapmaları çok zor.

Bir de, çok komiktir, ülkemizde AKP iktidarıyla devlet anlayışının değiştiğini söyleyenler var.

Ortada değişen hiçbir şey yok, devletlü Milli Eğitim Müdürü yine çakarlı (!) arabası ile kurtarma şeridini kullanırken işine gücüne geç kalan vatandaş ağzını açamıyor.

Bu Müdürümüzün ünvanının başında “milli” sıfatı var.

Bu “milli” kelimesi muhtemelen son aylarda çok sık, bıktırıcı biçimde duyduğumuz “milli ve yerli” ifadesinde kullanılan “milli”dir, çünkü görev arabasını çakarlarını açarak kurtarma şeridine sokmak, ambülans, göreve giden polis ya da itfaiye değil iseniz, tam da bize özgü bir sakilliktir yani çok milli bir sakilliktir.

Çok da yerli bir davranış biçimidir çünkü medeni ülkelerde (maalesef başka medeni ülkelerde diyemiyorum) kurtarma şeridini kullanan Milli Eğitim Müdürü görmek imkansızdır.

Yaşasın “milli ve yerli” politikalarımız ve daha da önemlisi davranış kalıplarımız. 

Devlet hala ve hatta daha güçlü olarak kendi içini vatandaşına karşı korumayı sürdürüyor, göreceksiniz söz konusu Müdür görevinde kalacak, kabak da vatandaşın hakkını korumaya çalışan polisin başında patlayacak.

Siz bakmayın saçma sapan politik söylemlere, eski hamam eski tas devam ediyoruz.

Tek fark kalitede kendini gösteren erozyon farkı ile.

Bu erozyonun bir nedeni de mesela böyle bir Müdürün İstanbul gibi bir kentte yönettiği eğitim sistemi.

Örnek davranış kodu olarak bu polis memurunu İstanbul’a Milli Eğitim Müdürü yapalım çok daha iyi sonuç alırız muhtemelen.

  • Abone ol