Geçtiğimiz hafta ekranlarda iki söyleşi izledim.

Birincisi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile iki ünlü fransız gazeteci arasında idi.

İkincisi ise, iki gece önce, Cumartesi gecesi, NTV ekranlarında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile dört gazeteci arasında geçti.

Bu gazeteciler Ahmed Arpat (NTV), Okan Müderrisoğlu (Sabah), Serpil Çevikcan (Milliyet) ve Mustafa Kart (Star) idiler.

2018 tarihinde Türkiye nerede, Fransa nerede, bu basit sorunun yanıtını görebilmek için her iki tartışma programına da bir göz atmak gerekiyor.

Bu iki programın izlenmesi bize neleri gösterdi?

Cumhurbaşkanlığı kurumunun, her iki ülkede, mukayeseli durumunu göstermiştir.

Ne demek bu?

Türkiye’de, maalesef, Sayın Erdoğan, bu tür söyleşileri ancak kendisini mutlak olarak destekleyen, kendisini bir biçimde zora sokmayacak sorular yönelten gazetecilerle yapabiliyor.

Yine maalesef, Sayın Erdoğan, siyasi rakipleriyle de tartışmaya, çok açık çağrılara rağmen, çıkmıyor.

NTV’de acaba bir gazeteci Sayın Erdoğan’a kamu ihalelerinde neden hep İhale Yasasının

21-b maddesi kullanılıyor diye sorabilir mi idi acaba?

Bu soruyu soramıyorsanız gazeteci kimliği taşımanızın anlamı da tartışılır doğal olarak.

Özellikle bu ikinci konuda, yani Sayın Erdoğan’ın siyasi rakipleriyle ekranlarda tartışmaya çıkmama tavrını, şayet Cumhurbaşkanı her parlamenter rejimde olduğu gibi tarafsız, partiler üstü bir kimliğe sahip olsa idi ya da bu göreve geldiği anda Anayasadaki yemine uygun olarak tarafsız bir görünüme (en azından) dönebilse idi, bir itirazım olmazdı çünkü tarafsız bir Cumhurbaşkanının, cumhurbaşkanlığı seçim dönemleri dışında siyasi rakibi de olmaz, olmamalı.

Ama, bu durum, gazetecilerle yapılan, buram buram medya, basın rezaleti kokan söyleşiler, iletişim fakültelerinde “bir gazetecinin ASLA yapmaması gerekenler” bahsinde okutulacak tavırlar için geçerli değil, olamaz.

Benzer bir skandala, maalesef, geçen hafta da CNN’de, Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz- Hakan Çelik (CNN) söyleşisinde de şahit olmuştuk.

Cumhurbaşkanı bu tür söyleşilerde neden muhalif gazeteci istemiyor anlıyoruz ama ortaya çıkan manzara o kadar hem komik hem berbat ki, kanımca bu görüntü nihai analizde yine Cumhurbaşkanına ve o gazetecilere, çalıştıkları kurumlara büyük itibar kaybı yaşattırıyor.

Fransa’da geçen hafta gerçekleşen söyleşide Cumhurbaşkanı Macron’un karşısında iki gazeteci vardı: Edwy Plenel ve Jean-Jacques Bourdin.

Jean-Jacques Bourdin öyle muhalif tavrı çok önde olan bir gazeteci değil ama yine de asla yalakalık yapmıyor.

Edwy Plenel ise muhalif tavrı çok önde, çok önemli bir araştırmacı gazeteci, çok önemli konularda çok önemli kitapları var; söyleşi boyunca Macron’u çok sert eleştirdi ama Macron da ona “Sen bilmem ne ağzı ile konuşuyorsun” gibi saçma sapan cevaplar vermedi, sükunetini korumaya gayret etti ama çok enerjik tavrını da sürdürdü.

Tartışmanın kanımca en ilginç yanı da şu oldu: Söyleşi sırasında Edwy Plenel’in çok sert muhalif tavrı belirgin olarak öne çıkınca Jean-Jacques Bourdin dengeyi sağlama saçma refleksine gitmedi, tam tersi gazetecilik ahlakı öne çıkarak Edwy Plenel’den bağımsız gazetecilikte geri kalmamak için söyleşi sonuna doğru tavrını başlangıca oranla çok sertleştirdi.

Böylece, Cumartesi gecesi NTV’de maalesef şahit olduğumuz bir basın skandalı örneği değil verimli bir tartışma ortaya çıktı.

Fransa’daki tartışma internet üzerinden bulunabilir, izlenebilir, fransızca bilmenize de gerek yok, izleyin, gazetecilerin yüz ifadelerinden, hareketlerinden, Macron’un sinirlenmelerinden söyleşinin nasıl gerçek bir söyleşi, gazetecilerin nasıl gerçek gazeteciler olduğunu çok rahat anlayacaksınız.

Benzer bir düşünceyi cumhurbaşkanlığı kurumu hakkında da üretebilirsiniz içinizde, mevcut ortamda dışa vurmamanızı önerebilirim ama yine de size kalmış bu konu.

Ancak, meselenin gerçek boyutu sadece basın ve siyaset skandalı ile de sınırlı değil.

Ekranlarda muhalif gazetecilerle konuş(a)mayan cumhurbaşkanlarının ülkelerinde başka sorunlar da ortaya çıkıyor.

Ne gibi sorunlar?

Düşük kişi başına gelir, düşük özgürlük standartları ve düşük güvenlik standartları.

Ülkemizde hala özgürlük-güvenlik dengesi söylemine, bu kavramların tahtıravalli gibi davrandıklarına inananlar bulunabiliyor ama artık işin gerçeği şu: Bu üç kavram, özgürlük, zenginlik, güvenlik hep aynı yönde hareket ediyorlar, özgürlük yoksa (Cumartesi gecesi NTV’de şekilde görüldüğü gibi) ne zenginlik ne de güvenlik olabiliyor, özgürlük yukarı çıkarsa güvenlik ve zenginlik de yukarı çıkıyor, tersi de aynen geçerli yani artık tahtıravalli yok.

Bunu bir anlasak Fransa ile farkımız biraz azalabilir belki.

Yazıyı bitirirken bir de komik bir örnek vermek istiyorum; iktidar siyasetçilerimiz Türkiye ekonomisinin dünyada ilk on beşte olduğunu söylüyorlar, bu mantığa göre Türkiye mesela Hollanda’yı geride bırakmış oluyor.

Hollanda’nın nüfusu 17 milyon, bizim 81 milyon, Hollanda’nın kişi başına geliri 50 bin dolar, bizim on bin dolar ama nüfus seksen bir milyon olunca kişi başına gelir ne kadar düşük de olsa ortaya büyük bir milli gelir çıkıyor doğal olarak.

Daha düzgün, anlamlı mukayeseler mutlaka, doğal kaynak zengini değilseniz, kişi başına gelir bazında yapılmalı.

NTV’deki programdan çıktık, nerelere geldik ama özgürlük probleminiz varsa bu da kaçınılmaz galiba.

Ekonomide Hollanda’yı geride bıraktık diyebilmek gerçekten çok komik.

Hollanda ile Türkiye arasında sınırları açın, bakalım kim hangi ülkeye akın akın yerleşmeye gidiyor?

En başta da yerli ve milli AKP seçmenleri.

  • Abone ol