Erdoğan birinci turda seçilebilir, bu ihtimalin sıfır olmadığı malum.

Birinci turda rakipleri Sayın İnce, Sayın Demirtaş, Sayın Karamollaoğlu, Sayın Akşener.

Belki son anda yüz bin imzayı toplayan başka adaylar da olabilir.

Ancak, iki turdan birinde söz konusu adayların Erdoğan’ı aşma kapasitesi, ihtimali çok yüksek değil.

İkinci tura kalma ihtimali en yüksek aday gibi duran Sayın Muharrem İnce tipik bir “memleketim insanı”; aday oldu, iki günde önce “Atatürk olmasa idi isminiz Hasan, Ahmet, Ayşe değil, Maria, Yorgo falan olacaktı diyerek adları Maria, Yorgo olan ama sayısı zaten çok azalmış vatandaşlarımızı sıkıntıya soktu.

Bir yunan politikacı Yunanistan’da Ege adalarından bahsederken “biz buraları almasa idik, isminiz Yorgo, Maria değil, Muharrem, Ayşe olabilirdi dese, mesela Rodos’ta yaşayan az sayıdaki müslüman arasında, varsa, Muharrem’ler, Ayşe’ler ne hissederler?

İkinci gün de “erkekçe dövüşmeyi” gündeme getirdi Sayın İnce, kibarlık yapıp özür diledi, dedim ya tipik bir memleketim insanı; “memleketim insanı”olmak kötü bir şey asla değil, çok hoş hatta seçimlerde bir avantaj bile olabilir ama mesele bu kadar basit değil, çünkü aşılması gereken çok güçlü bir rakip var karşıda ve bu rakibi aşmak için çok sofistike programlara da sahip olmak lazım zira o rakip herkesten daha fazla memleketim insanı bir açıdan, Yorgo-Hasan örneğini, “erkekçe dövüşme” ifadesini herkesten iyi de kullanabilir.

Erdoğan’ı yenmenin kanımca yegane yolu Erdoğan’ın yöntemlerini reddederek tartışmaları, hedefleri, üslubu başka alanlara kaydırmaktır; aynı üslubu koruyarak mücadele etmek bana hiç de anlamlı gelmiyor doğrusu.

Erdoğan’ı yenmek isteniyorsa, bu aşamada bu hedef Türkiye’nin geleceği için maalesef bir zorunluluk gibi duruyor, Erdoğan’ın rakibi olarak karşısına İnce’yi, Demirtaş’ı, Akşener’i, Karamollaoğlu’nu değil vicdanı çıkarmak gerekiyor.

Erdoğan’ı yenebilecek tek rakip vicdandır.

Erdoğan’ın son beş-altı senedir icraatı en çok vicdanları rahatsız ediyor.

Muhalif adaylara da düşen yegane iş siyasal mücadeleyi vicdanlar üzerinden yürütmek.

Erdoğan’a karşı en güçlü rakibin vicdan olduğunu ifade etmeye çalışıyorum ama bu güçlü rakibin de siyasi mücadeleyi kazanacağı kesin olmayabilir çünkü benzer vicdani koşullarda girilen 2017 referandumunu vicdan cephesi yine kazanamamıştı ama fark çok azaldı.

2017 referandumunun üzerinden bir seneyi aşan bir süre geçti, bu süre içinde vicdanı olan insanların vicdanları çok daha fazla rahatsız edildi ama sonuçlardan yine de hiç emin değilim.

Bir toplumun her konjonktürde vicdanını dinleyeceği diye de bir sosyal kuram yok galiba.

İkinci Dünya Savaşında Almanya’da, Goethe’nin memleketinde milyonlar Yahudi soykırımına sessiz kalabildiler; her hangi bir yerden değil, dünya felsefesinin en önemli ülkesinden bahsediyoruz.

Ekranlarda son derece naif ve can acıtıcı bir üslupla “çocuklar ölmesin” diyen bir genç kadın bebeğiyle hapse girdi, toplum buna isyan etmedi, TRT ve malum basın bu durumu görmedi bile, Beyaz denen adam ekranlarda hala program yapmaya devam edebiliyor.

Son zamanların beni en ziyade mutlu kılan olayı bir biçimde Ayşe öğretmenin hapisten çıkması oldu, bu durum iki açıdan çok hoş: Birincisi, bir bebeğin her gün evinden hapishaneye emzirilmeye getirilmeyeceği sevindirici gerçeği; ikincisi ise, en az birincisi kadar hoş, bu karar birilerinin yavaş yavaş vicdan adlı rakipten çekinmeye başladıklarını da gösteriyor.

Yüz yirmi bin kişi anlamsız KHK’larla, yargısız, sorgusuz, sualsiz bir biçimde işlerinden, mesleklerinden, emekliliklerinden, ekmeklerinden oldu ama toplum bu duruma bigane kalabildi.

Yüz yirmi bin kişi demek, birinci derece yakınlarıyla bir milyon seçmen demek, muhalif denen siyasi partiler bir milyonu bir araya getirecek bir KHK mitingi düzenlemeyi öneremiyorlar mesela.

Siyasi yarış hiç ama hiç eşit olmayan koşullarda geçiyor ama vicdanlardan yine görünür bir ses yok; özel kanalları geçtik, TRT bile anti-vicdan bir yayın politikası uyguluyor ama bu durum karşısında Sayın Muharrem İnce “seçilirsem TRT’yi kapatacağım” diyemiyor (TRT artık çok gereksiz bir kurum, hiç izlemiyorum, yaşamımdan bir şey eksildiği kanısında da değilim, TRT artık bir kamu hizmeti üretmiyor çünkü), onlara hadlerini bildireceğim diyor ancak, sanki TRT başka iktidarlarla daha bağımsız, daha özerk olabilirmiş gibi.

İttifaklara katılan herhangi bir parti yüzde bir ya da altında oyla Meclis’e mebus sokabilecek ama yüzde 9.9 oy alan ittifaklara girmeyen başka bir parti TBMM’ye mebus (milletvekili) sokamayacak, CHP Anayasa Mahkemesi’ne İttifak yasası ile ilgili yaptığı başvuruda yasanın Anayasanın 67. Maddesine (temsilde adalet) aykırılığını gündeme getirmeyecek ama vicdanlar yine ses çıkarmayacak bu duruma.

Muhalif ittifak cephesi keşke adını “Millet” ittifakı yerine “Hak, hukuk, adalet” ittifakı koysa idi de bu kavramlar, mesela hukuk daha çok konuşulabilse idi.

Cumhur İttifakı ismi çok yanlış bir niteleme, çünkü seçmenlerin ortalama yarısını (2017 referandumu) cumhurun yani halkın bir parçası olarak görmüyor.

Ama, aynı mantıkla “Millet İttifakı” ifadesi de eşit ölçüde yanlış, bu ifade de yine seçmenin ortalama yarısını milletin dışında telakki ediyor.

Muhalif ittifakın ismi keşke “Vicdan İttifakı” olsa idi, “hak, hukuk, adalet” Kılıçdaroğlu tarafından çok kullanıldı çünkü.

Tek şansımız 24 Haziran’da vicdanların başka mülahazaların önüne geçebilmesi.

Olabilir mi, umutlu musunuz?

  • Abone ol