Belki de yazının en sonunda söylemem gerekeni en başta söyleyerek başlayayım.

Cumhurbaşkanlığında oyumu Muharrem İnce’ye, TBMM’de ise HDP’ye vereceğim.

Cumhurbaşkanlığı sisteminden yana değilim, temennim, bu yeni sistemin, kimin Cumhurbaşkanı olduğundan, Çankaya’da ya da Saray’da oturduğundan bağımsız olarak, başımıza büyük çoraplar örmeden değişmesi ve tekrar parlamenter sisteme dönmemiz.

Çok sadık bir CHP seçmeni olduğum söylenemez, üç kez CHP’ye Meclis seçimlerinde oy verdim, 1973’de, 1977’de ve son seçimlerde.

Siyasal sisteme büyük dayatmalar, sınırlamalar, yasaklar getirdiğinizde çok önemli hakkaniyet sorunları doğuruyorsunuz ama bu hakkaniyet sorununun yanında, muhtemelen çok daha önemli olmak üzere, iktisatçıların etkinlik maliyeti diye adlandıracakları tercih sapmaları da yaratıyorsunuz.

Kürt meselesine ilişkin görüşlerim, hatta radikal denebilecek görüşlerim var; anadilde eğitimin bir temel insan hakkı, temel bir hak ve özgürlük olduğunu düşünüyorum (Anayasa 42), Türkiye devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin vatandaşlık sıfatının “türk” olmasını hiç benimseyemedim (Anayasa 66), yerel seçilmişlerin iyi sınırlanmış, iyi tanımlanmış yerel vergi salabilmelerini de (Anayasa 7) bir iktisatçı olarak destekliyorum.

Ama, kürt meselesine ilişkin bu görüşlerim beni normal bir ülkede asla HDP’ye oy vermeye yönlendirmez, ben liberal ideolojiye yakın olmaya gayret eden bir seçmenim, kendime ekonomik, hukuki ve siyasal olarak daha yakın gördüğüm bir partiye oy veririm, bu parti de muhtemelen HDP olmaz.

Ancak, tercih sapması dediğim de tam bu, 24 Haziran günü HDP’ye oy veriyorum ve sisteme önemli etkinlik maliyeti olacak bir tercih sapması yaratıyorum.

TBMM’de oyumu HDP için kullanma amacım çok da pragmatik bir amaç sayılamaz.

Şayet HDP barajı (yüzde on) aşamaz ve bu nedenden de AKP büyük bir çoğunlukla TBMM’yi kontrol eder gibi bir gerekçe bile, bu da çok önemli ama benim temel kaygım değil.

Benim temel kaygım HDP’nin barajı geçememesi durumunda, Diyarbakır, Şırnak, Hakkari gibi illerde, bu illerde HDP oyu en azından yüzde elliyi buluyor, hatta aşıyor, bu partinin temsil edilememesi.

Bursa’da, Edirne’de HDP’nin temsil edilmemesi çok büyük bir siyasal skandal olmayabilir ama Diyarbakır’dan HDP milletvekilinin çıkamamasının Türkiye için yaratacağı sorunlardan gerçekten korkuyorum, ürküyorum.

Yaklaşık altı milyon oyu olan ve bu oyun bölgesel olarak yoğunlaştığı, kimi illerde yüzde yetmiş oy alan bir partinin bu iller de dahil olmak üzere temsil edilememesinin sonucu sadece temsil eksikliği maliyetine indirgenemez, sisteme maliyeti ürkütücü boyuta ulaşabilir, milyonlarca seçmenin tüm zor koşullara rağmen sadakat göstermeyi bir biçimde sürdürdüğü demokratik hukuk devleti idealinden tümüyle kopmasına kadar gidebilecek bir facianın eşiğine gelebiliriz.

Diyarbakır’dan, Şırnak’tan HDP mutlaka milletvekili çıkarmalıdır; başka bir partinin “sizi en iyi ben temsil ediyorum” demesinin siyasi hatta ahlaki karşılığı da yoktur.

Yüzde on gibi saçma ötesi bir barajın yaratacağı tercih sapmaları maliyetini kimse hesaplamıyor, tartışmıyor.

Ben Diyarbakır’da, Şırnak’ta HDP temsil edilemeyecek diye çok ürktüğüm için oyumu kendime daha yakın bir partiye vermiyorum, bu parti gerçek oy oranını gösteremiyor, bir siyasal faciayı engelleyebilme amacıyla normalleşemeyen ülkemizde birinci tercihim olamayacak başka bir partiye oy vererek o partinin de olduğundan daha güçlü görünmesine neden olabiliyorum.

Bu durumun halk dilindeki karşılığı herhalde “bir deli bir kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” gibi bir şey olsa gerek.

Türkiye’nin en kısa sürede normalleşmeye ihtiyacı var.

Normalleşmenin seçim sistemine ilişkin boyutu da herkesin kendi birinci tercihine oy atmasını sağlayabilmektir.

Başkanlık sistemini bilinçsizce savunan birileri de bu yeni sistemin ittifakları gündeme getirmesini marifet gibi sunuyorlar.

İttifaklara oy atmak aslında seçimlerde tercih sapması maliyetinin daha da büyümesi demektir.

Baraj sistemi, yüzde on baraj uygulaması sadece parlamenter sistemlerde değil, başkanlık sisteminde bile yönetimde etkinlik hedefini fazla abartıyor, temsilde adalet idealini minimize ederken aslında seçim sisteminin meşruiyetini ayaklar altına aldırıyor.

Aklı başında birisi temsilde adaletin olmadığı ya da çok zedelendiği bir ortamda yönetimde etkinliğin de olamayacağını çok iyi görür diye düşünüyorum.

Başkanlık sisteminin yönetimde etkinlik ve istikrarı otomatik olarak sağlayacağını söyleyenler vardı; yukarıda ilk oyumu 1973 senesinde kullandığımı söyledim, o tarihten günümüze daha seçim yapılmadan erken seçimin bu denli konuşulduğu başka bir seçim gündemi hatırlamıyorum.

Sarayda görevli bir danışman (!) “Erdoğan Cumhurbaşkanı olur ama TBMM’de Cumhur ittifakı çoğunluğu ele geçiremez ise bu uyum sağlanana kadar seçimler tekrarlanır” diyerek aslında yeni sistemin yönetimde etkinlik ve istikrar anlayışını çok şık bir ifade ile dile getirmiş oldu geçenlerde.

Ben buna danışman dehası derim doğrusu.

Sevsinler böyle yönetimde etkinlik ve istikrarı.

HDP’nin Diyarbakır’dan, Şırnak’tan milletvekili çıkaramadığı bir ucube sistemde hangi yönetimde istikrardan bahsediyorsunuz siz?

Türkiye’nin çok ama çok acil normalleşmeye ihtiyacı var; aksi takdirde durum çok sevimsiz.

Anormalliklerden ancak hırsızlar, uğursuzlar, rantçılar yararlanırlar, bunu kimse unutmasın.

  • Abone ol