Hukuk ve demokrasi kavramları bizim ülkemizde bir türlü yerli yerine oturmuyor, anlaşılan bir süre daha da oturmayacak.

Lafı ağzımda gevelemeye hiç gerek yok, demokrasi lafından, üstelik bizim gibi ülkelerde, doğrusu pek hoşlanmıyorum.

Daha yaşanabilir bir Türkiye özlemi içinde olduklarını dile getirenler demokrasi sözcüğünü kullandıkları kadar hukuk sözcüğünü dillerine pelesenk etmiş olsalardı, bugün içinde bulunduğumuz durumda olmaz idik kanısındayım.

Demokrasi sonuçta (kim?) sorusuna yanıt arayan bir süreç; oysa hukuk devleti (nasıl?) sorusuna bir çözüm seti getiriyor.

Kendi adıma konuşuyorum, (kim?) sorusuna yönetim düzeyinde verilecek yanıt doğrusu beni hiç ilgilendirmiyor, Recep Tayyip Erdoğan da olabilir, Muharrem İnce de, hiç önemi yok şayet hukukta en azından on gömlek yukarı atlamayacak isek; ama aynı yönetim düzeyinde (nasıl?) sorusuna verilecek yanıt aslında hukuk devleti düzeyimizin aynası olacağı için temel belirleyici.

Keşke sabah akşam demokrasi diyenler biraz da hukuk diyebilseler idi.

AB meselesine benim on senelerdir başkalarının da takıntı olarak gördüğü bağlılığımın altında da bu sürecin, AB normlarının ülkemizde eksiksiz, tavizsiz geçerli olma süreci, demokrasiyi değil hukuk devletini yukarı taşıyacak bir çerçeve olması yatıyor.

Hukuksuz demokrasi, eksik, sakat hukuklu demokrasi hiç de önemli bir kazanım değil.

Kafamda ilginç bağlantılar da oluşmuyor değil; hukuk yerine sürekli demokrasi diyenlerin önemli, hatta ezici bir bölümünün, farklı nedenler ve dürtülerle de olsa, AB sürecine mesafeli duruşlarını da hukuk devletinin tüm kurum ve kuralları ile bizde yerleşmesine çok sıcak bakmamasına bağlıyorum.

Maalesef hukuksuz demokrasiler mümkün (illiberal democracies); hatta mümkün olmaktan da öte, 2018 dünyasında sürekli yükselen bir trend galiba.

Demokrasiyi özünde seçim süreçlerine indirgemek mümkün; şayet 24 Haziran gecesi bir dümen dönmedi ise, Demirtaş’ın tutuklu olması, OHAL koşulları ve seçim barajı dışında demokrasi işlemedi değil.

Ama, ne 24 Haziran’da ne de başka bir gün zerre kadar işlemeyen süreç hukuk süreci.

Hukuk devleti ve demokrasi farklı kavramlar ve süreçler ise, ki öyleler, Türkiye demokraside hukuk düzeyine oranla yaklaşık yarım asır önde gidiyor.

Kimse bana hukukun olmadığı sürece demokrasi denmez falan demesin, bal gibi, Türkiye’de de, başka yerlerde de deniyor çünkü.

Bu iki kavram, demokrasi ve hukukun ne olup olmadığı tam anlaşılamadığı için, başka kavramlarda da hatalar yapıyoruz.

Demokrasimizin gelişmişlik düzeyi olarak, mesela, seçimlere yüksek katılım oranı bir karine olarak gösteriliyor çünkü kimse meseleye hukuk eksenli bakmıyor.

Batı Avrupa’da, çok sayıda AB ülkesinde seçimlere katılım oranı çok düşük, yüzde ellilerde; bizde son seçimlerde ise oran yüzde seksen yedi oldu galiba.

Bizim süper zekalı muhafazakar demokratlar (!) da bu durumu Türkiye adına matah bir şeymiş gibi gösteriyorlar.

Oysa, yaklaşık tüm hukuksuz demokrasilerde seçimlere katılım oranı yüksektir, hukuk devleti ilkelerinin oturduğu yerlerde ise düşük.

Hukuk devleti ilkelerinin tüm kurum ve kuralları ile yerleştiği yerlerde insanların ifade özgürlükleri tehdit altında değildir, kendileri, arkadaşları gazetede yazdıkları yazılar nedeniyle hapse atılmazlar, işlerinden KHK’lar ile olmazlar, okudukları gazeteler, dergiler kapatılmaz, İçişleri bakanları bu hukuk devletlerinde valilere “şehit cenazelerine ana muhalefet partisi temsilcilerini almayın” diyemez.

Temel hak ve özgürlüklerinin düzeyini iktidara kim gelirse gelsin garanti altında gören seçmenler de seçim süreçlerine olan ilgilerini biraz kaybederler çünkü sonuçlar kendilerini ancak marjda etkileyecektir.

Siyasi yarış sadece hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde üretilen kamu hizmetlerinin miktarı ve niteliği konusuna indirgenmiştir hukuk devletlerinde, hatta bu hizmetlerin bir bölümünün, eğitim, sağlık, adalet gibi, taban miktarlarını da hukuk süreçlerine uygun olarak siyaset saptamış olduğu için demokrasi yani seçimler gelişmiş hukuk devletlerinde insanların artık ilgisini çok çekmiyor.

Bizde ise durum tam tersi.

Bir yüzde elli hukuken garanti altına alamadığı temel hak ve özgürlüklerini siyaset üzerinden sağlamaya, korumaya çalışıyor.

Bir başka yüzde elli ise, mesela seçim geceleri ağır silahlarla sokaklara çıkabilme özgürlüğünü yani vahim bir hukuksuzluğu yine seçimler üzerinden sağlamaya yırtınıyor.

Bir sosyal hukuk devletinde zaten garanti altında olması gereken temel sosyal hakları da çok geniş kesimler popülist süreçler üreten seçimlerle sağlıyor.

Kasabalar seçimlerle il oluyorlar, ikramiyeler, tarım taban fiyatları seçimlerle geliyor, asgari ücret yine seçimlerle artıyor.

Şimdilik seçimlerle artmayan tek şey hukuk çerçevesi.

Hukuk olmayınca da popülizm devreye giriyor, adam-akraba kayırmacılığı devreye giriyor.

Yukarıda söylediğimi tekrarlıyorum: Keşke daha adil bir Türkiye isteyenler demokrasi yerine hep hukuk deselerdi.

En azından 24 Haziran sonrası bunu bir deneseler diyorum.

  • Abone ol