Seçim propaganda günlerinde, iktisadi kriz ağırlaştığında tüm sorunlara çözüm olarak önerilen reçete hep üretimin arttırılması oluyor.

Üretimin arttırılması hedefine aklı başında birinin itiraz edebileceğini düşünemiyorum.

Ancak, Türkiye, tarım malları, imalat sanayi malları, hizmetler gibi üretim dallarında bugünkü kadar üretebiliyor ise bu durumun bir nedeni var.

Daha doğrusu birden çok nedeni var.

Bu nedenleri konuşmadan, tek tek çözüm önerileri getirmeden “üretim artsın” demek çok anlamsız.

Önce tarımdan başlayalım.

Gün geçmiyor ki basında, sosyal medyada tarım ürünleri ithalatı ile eleştirel bir yazı okuyoruz.

İşte size örnek olarak dün twitterda gördüğüm bir değerlendirme:

“ABD’den bu yılın ilk 6 ayında 13 bin 716 ton badem ithal edip, karşılığında Amerikan çiftçisine 72 milyon dolar ödedik.
Bu bademler Türkiye'de yetişmez mi?
72 milyon dolar Türk çiftçisinin cebine girse fena mı olur?
Nerede eksik ya da yanlış yapıyoruz?”

Ne kadar da doğru gibi duruyor değil mi?

Ancak, bu değerlendirme temel bir gerçeği, tarımda zurnanın zırt dediği deliği atlıyor.

Türkiye tarım sektörü son derece verimsiz bir sektör, temel nedeni ise ortalama işletme büyüklüğünün AB ortalamalarına, hele ABD ortalamasına oranla çok düşük olması.

Türkiye’de ortalama tarım işletmesi büyüklüğü hala yedi hektar düzeyinde, AB’de yirmi beşe yaklaşıyor, ABD’de ise çok çok daha yüksek.

Tarımda verimliliğin temel faktörü işletme büyüklüğü, yaklaşık bire bir belirliyor verimlilik farkını, AB tarımı bizden dört kat daha verimli çünkü AB’de ortalama işletme büyüklüğü dört kez daha fazla.

Tarımsal üretimimizi arttıralım demek iyi ama aynı zamanda çok büyük toprak birleşmeleri yapmamız gerektiğini de söyleyeceksiniz, ortalama dört işletmeden bir işletme olacak, tarım kesiminde miras kanunları değişecek; bunu yapmazsanız hala neden badem, neden başka tarım ürünü ithal ediyoruz diye dövünürüz.

Esas tartışma ve fırtınanın kopacağı yer ise imalat sanayi.

İmalat sanayi üretimimizi arttıralım, kim karşı çıkabilir ki bu isteğe, ama şu meseleyi de tartışalım, imalat sanayi üretimimizi arttırırken rekabetçi bir dünyada mı, mesela AB ile gümrük birliği içinde mi bu işi yapacağız, yoksa 2018 senesinde tekrar ithal ikameci modellere mi dönme arzumuz, taleplerimiz var?

Üretim birimlerini küresel rekabetin olabildiğince dışına çekerek, korumaya çalışarak üretim arttırma modelleri mi var yoksa birilerinin kafasında?

Bu arkadaşlar bilsinler ki bu düşünce hem anakronik hem çok ama çok anlamsız.

Mevcut imalat sanayi üretimimiz, imalat sanayi AB gümrük birliği içinde, yaklaşık altı yüz milyonluk ve zengin bir tüketiciye üretim yapıyor ve ancak bu kadar yapabiliyor.

Bu modelden vazgeçerek, tekrar korumacı modelleri gündeme getirerek, altı yüz milyonluk pazarda arkanızı dönerek, Türkiye tüketicisi için üreterek üretimi arttırmak mümkün mü?

Üretimi arttırmak isteyenlerin ilk yapması gereken AB müzakereleri masada iken rekabet dosyasını açmak idi, önünde siyasi engel yoktu, yapmadık, şimdi ise üretimi arttıralım diyoruz.

Kimse bu konuyu yeterince tartışmıyor.

“Üretimi arttıralım” diyenler de nedense küresel rekabeti bu üretim artış taleplerinin dostu olarak pek görmüyorlar.

İmalat sanayi ortalama emek verimliliği istenen ölçüde üretim artışını destekleyecek bir düzeyde mi?

Emek verimliliğini arttırmak için gerekli yapısal reformlar, özellikle eğitimde ne aşamada, bu konuyu da konuşan pek yok.

“Üretimi arttıralım” demek herkese seksi gelen bir ifade ama arkası biraz boş, gereklerini yapmaktan da adeta imtina ediyoruz sanki.

Lütfen kimse bize tekrar korumacılık rantı üretecek modeller önermesin bu çağda. 

“Üretimi arttıralım” lafı da lütfen rant kollamanın bir koruganı olmasın.

“Tüketim toplumu olduk, üretmiyoruz” demek de çok anlamlı değil zira temel tüketim mallarında, araba, televizyon, dizüstü bilgisayar, elektrik, eğitim, tatil, kitap gibi, kişi başına tüketim gelişmiş ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar düşük.

Doğrudur, Türkiye’de çok küçük bir kesim dünya standartlarında tüketim yapıyor ama ortalamalar hala çok düşük.

Üretimi arttıralım, kimsenin itirazı olamaz ama bu talebi yapılabilirlik koşullarını da gündeme getirerek dillendirelim, tarımda arazi toplulaştırmalarını yapalım, miras hukukunu düzenleyelim, eğitimde de sürekli olarak halı altına süpürdüğümüz gerekleri yerine getirelim.

Hem üretimi arttıralım demek hem de AB’ye, NATO’ya alternatif olarak Şanghay beşlisi gibi öneriler getirmek üretim artışı meselesini hiç anlamamak demektir. 

En önemli mesele en sona kaldı.

Hukuk devleti tüm kurum ve kuralları ile yerleşmeden, mesela adeta dokunulmaz mülkiyet hakları, ifade özgürlüğü (rekabetçi fikir, öneri piyasası) olmadan üretim artışı talebi çok anlamsızdır. 

  • Abone ol