Türkiye ilginç bir ülke, 1970’li yıllarda, o komuta ekonomisi içinde işittiğimiz tamamen anlamsız sözler tekrar ısıtıldı ve sofraya sürüldü.

Özal sonrası, Derviş sonrası artık bu saçmalıkların unutulduğunu zannediyorduk ama, tekraren ifade ediyorum, burası Türkiye.

Bir döviz krizi yaşıyoruz, bu krizin fiyatlar genel seviyesine nasıl yansıdığını bu yazının yayınlandığı günden bir-iki gün sonra, Ağustos enflasyonu açıklandığında daha bir net göreceğiz.

Eylül ve Ekim enflasyonlarının da çok yüksek çıkacağı kesin.

Yani fiyatlar artıyor.

Bu fiyat artışları karşısında devlet ve tüccar ne yapar?

Tüccarın ne yapacağı kanımca çok önemli değil, önemli olan devletin nasıl tepki vereceği.

Görebildiğim kadarıyla devlet eski, çok eski reflekslerini tekrar devreye sokuyor ve fiyat artışlarını idari, cezai tedbirlerle sınırlayabileceğini düşünüyor.

Bir malın fiyatının bugünden yarına beş liradan on liraya çıkacağı öngörülüyor ve bu öngörü de doğru ise tüccarın söz konusu malı bugün satmayıp yarına kadar bekletmesi kadar normal bir şey yoktur.

Bu eylemi Ticaret Bakanlığı stokçuluk olarak niteler ve tüccar hakkında cezai yaptırımlara giderse karaborsanın kaçınılmaz olacağını iktisat da, tarih de çok net gösteriyor. 

Ticaret Bakanlığı'nın ifadesinde geçen “Zam yapanın ensesindeyiz” yaklaşımı çok saçma bir yaklaşım zira tüccar bir mala zam yaptığında o mala hala zamlı fiyatla alıcı bulacağını görüyor, seziyor ise tüccarın zam yapması kadar da normal bir şey yoktur.

Tüccar zamlı fiyattan malını satamayacak ise neden zam yapsın zaten.

Bu tavra ne fırsatçılık ne de spekülasyon denebilir.

Tüccar kendince haklı gerekçelerle, bu gerekçeler evrensel standartlarda düzenlenmiş bir rekabet hukukuna aykırı olmamak kaydıyla, bir piyasa ekonomisinde yasaldır ve meşrudur, kendi kar maksimizasyonunu yapmaktadır.

Ama devlet?

Devletin, mesela kısmen Ticaret Bakanlığı’nın yapması gereken, zam yapan, spekülatif davranışlara giren tüccarın karşısına yaptırımlarla çıkmak yerine zam ve spekülatif eylemlere olanak veren iktisadi ortamı ortadan kaldırmaktır.

İçinde bulunduğumuz kur krizinin nedenleri üç aşağı beş yukarı bellidir.

Önemli, belirleyici olan, büyüme ortamında kaçınılmaz olan cari açığın nitelikli dış kaynakla finansmanını sağlayabilmektedir.

Sorunun özü budur.

Uyguladığınız politikalarla dış kaynak girişini zorlaştırıyor, hatta caydırıyorsanız kur krizinden kurtulmak Türkiye ekonomisinin mevcut yapısal durumunda söz konusu olmayacaktır.

Yani fiyat artışları kaçınılmaz olacaktır.

Devlet gibi devlet bu fiyat artışlarını, iktisadi krizleri idari önlemlerle değil hukuk ve iktisatla aşar.

Bu yazıyı yazarken ekranlardan yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayınlandığını ve bankalardaki döviz ve TL mevduatlarının getirilerinin döviz mevduatının getirisine uygulanacak verginin arttırılarak TL cinsinden tasarrufu teşvik etmek için farklılaştırıldığını öğreniyorum.

Ne kadar yanlış bir tedbir.

Acaba bugüne kadar farklı getirilerin nispi fiyatlarını çarpıtarak hangi olumlu sonuç alınmış?

Devlet doğru politikalar uygulayıp, mesela gerçek bir hukuk devleti olarak dış kaynak girişini arttıracağına ufak işlerle uğraşıyor.

Devlet yasama, yürütme, yargı birlikteliğidir.

Doğru bir analiz devlet demek yerine bu üç erkten birini işaret etmeyi gerektirir zira bu üç erk, yasama, yürütme, yargı, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde faaliyet gösterirler.

Oysa biz artık yekpare bir devletten yani kuvvetler ayrılığı ilkesinin olmadığı bir rejimden bahsediyoruz.

Kur krizinin en arkasında sakın bu yanlış devlet anlayışı ve pratiği yatmasın.

  • Abone ol