Türkiye’de yeni bir eğitim-öğretim yılı başladı, tüm öğrencilere, öğretmenlere, sektör çalışanlarına hayırlı olsun.

Eğitim ülkemiz Türkiye’nin kanımca hiç kuşkusuz en sorunlu sektörü.

Bunun temel nedeni de muhtemelen bu sektörün bugünkü yapısıyla rekabete adeta tümüyle kapalı oluşu; tarım ürünleri, imalat sanayi ürünleri, hizmet sektörü ürünleri bir biçimde dünya ile rekabet ediyor ama eğitim sektörünün dünya ile rekabeti çok sınırlı.

Türkiyeli turizm hizmeti tüketicisi Bodrum çok pahalı diye Yunan adalarına akın edebiliyor ama eğitim talebi çok kolay Almanya’ya, Fransa’ya yönlenemiyor.

Eğitim sektörünü nitelikleştirici bir rekabete nasıl açarız meselesini başka bir yazıda tartışacağım.

Türkiye’nin eğitim problemlerini senelerdir tartışıyoruz, bu meseleyi bir-iki gazete yazısında özetlemek bile çok zor ama ben bugün eğitim sektörümüzün, özellikle de orta öğretimin en belirleyici olduğunu düşündüğüm sorununa ilişkin kendi saptamalarımı sunacağım.

Meselenin iki farklı cephesi var.

Birinci cephede orta öğretimin müfredat yapısı var.

Bu müfredat çok kapsamlı, çok detaylı, açık söyleyeyim, öğrencilere bizim öğretmenlerimiz tarafından gerekli olduğu ölçüde aktarılabilmeye müsait bir müfredat asla değil.

Mesele sadece müfredatın kapsamı ile de sınırlı değil, aktarılan bilginin (?) çok büyük bölümünün bu düzeyde aktarımı anlamsız, gereksiz.

Müfredat ağırlığının azımsanmayacak bir bölümünü de öğrencileri eğip bükmeye, belirli siyasal, itikadi duruşların ilkelerini dayatmayı hedefleyen tamamen anlamsız, gereksiz yükler oluşturuyor.

Senelerce başka bir doğrultuda süren bu şartlama süreci anlaşılan bundan sonra başka bir doğrultuda sürecek ama bilinmesi gereken temel şey şartlamanın bizzat kendisinin saçmalığı, yönü, içeriği değil.

Meselenin ikinci cephesi de, müfredatın bu anlamsız, gereksiz içeriğine ilaveten büyük sayıların söz konusu olması.

Dün (Pazartesi, 17 Eylül) yaklaşık yirmi milyon öğrenci okullara gitti ve yine yaklaşık bir milyon öğretmenle buluştu.

İşte, bizim eğitim sistemimizin temel sorunu da burada ortaya çıkıyor, mevcut, hedeflenen müfredat ile bir milyon öğretmen, yirmi milyon öğrenci büyüklükleri tamamen uyumsuz.

Eğitim Türkiye koşullarında ağırlıklı olarak bir kamu hizmeti olarak sunuluyor yani bütçe kaynakları eğitime aktarılıyor.

Her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de bütçe kısıtları söz konusu, muhtemelen bundan sonra bu kısıtların önemi daha da artacak, bu bütçe ve eğitim harcamaları tahsisi ile her şeyden önce bir milyon çok nitelikli, bu müfredatı öğrenciye mış gibi yapmadan aktaracak öğretmen yetiştirmek, ücretleri sektör için cazip kılmak, Boğaziçi’ne gidecek öğrenciyi öğretmenlik süreçlerine çekmek hiç ama hiç kolay değil hatta adeta imkansız ama iş böyle olmayınca öğretmenlik de öğretmenlik olmuyor.

Türkiye’nin temel eğitim meselesi de bu, müfredatın anlamsız ağırlığı ile bir milyon öğretmen, yirmi milyon öğrenci beraberliği; bu yapıdan anlamlı bir eğitim süreci üretmek söz konusu bile değil.

Öyleyse ne yapılabilir?

Öğrenci sayısını kısa ve orta vadede azaltmak tanım gereği olanaksız, uzun vadede nüfus baskısı bir ölçüde hafifleyebilir.

Öğretmen sayısını da düşürmek bugünkü müfredat, yirmi milyon öğrenci karşınızda iken imkansız.

Kısa ve orta vadede yapılacak iki iş var.

Birincisi müfredatı olabildiğince basitleştirmek, mevcut dalların bir bölümünü öğrenci ile hiç tanıştırmamak, tanıştırdığınız dalların da ancak en temelini aktarmak; anadil, İngilizce ve matematik ağırlıklı bir müfredat dizayn etmek.

Bu iş başarılabilir ise, öğrencileri, kuşakları şu ya da bu yönde şartlama saçmalığından vazgeçilir ise, göreceksiniz, öğretmen talebinde de azımsanmayacak bir düşüş olacak, böylece çok daha nitelikli, anadil, İngilizce, matematik öğretmeni yetiştirmenin önü açılabilecektir.

Aktarmaya çalıştığım bu çerçeve işin başlangıcı.

Eğitimle ilgili tartışmayı sürdüreceğiz.   

  • Abone ol