Bu vaatlerin ifade edildiği günden bugüne Erdoğan kesintisiz bir biçimde iktidarda kaldı ve sadece iktidarda kalmadı, iktidar gücünü, hem “de facto” hem de anayasal olarak arttırdı.

Başka bir biçimde ifade etmek gerekir ise, 2011 Ocak ayında dile getirilen 2023 hedeflerine ulaşamamanın bir gerekçesi, bir bahanesi değil.

Daha 2023 senesine yaklaşık beş sene var ama beş sene o hedeflerin bugünden bakıldığında tutturulabilmesi için pek yeterli görünmüyor.

Gezi olayları, 15 Temmuz gibi tarihler 2011 hedeflerinden bu ölçüde sapmanın da bir nedeni olamaz.

Özetleyelim: Başbakan Erdoğan 23 Ocak 2011 tarihli 2023 hedefleri bildirgesinde nüfusun 2023’da 82 milyon, milli gelirin iki trilyon dolar, yani kişi başına gelirin de yaklaşık 25 bin dolar olacağını belirtiyor.

Ayrıca, Erdoğan 2023 senesinde dış ticaret hacminin bir trilyon dolara, ihracatın da beş yüz milyar dolara çıkacağını söylüyor, yani ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde yüz olacak 2023 senesinde, vaatler gerçekleşir ise.

Erdoğan iktidara geldiğinde 2003 senesinde Türkiye’nin milli geliri yaklaşık üç yüz milyar dolar; 2008’e gelindiğinde ise milli gelirimiz sekiz yüz milyar dolara yükseliyor, Türkiye’nin altın seneleri ama ilaveten de döviz bolluğunun yarattığı değerli TL’nin hesaplamaya etkisi de söz konusu.

Ancak sorun 2008’den sonra ufak ufak kendini hissettirmeye başlıyor, aradan yaklaşık on sene geçiyor, 2018’e geliniyor ve milli gelirimiz hala 800 milyar dolayında; başka bir ifadeyle on senedir milli gelirimiz ve kişi başına düşen gelirimiz dolar cinsinden adeta sabitleniyor, patinaja başlıyor.

Bu on senelik patinajın çok farklı nedenleri sayılabilir ama kanımızca en belirleyici neden evrensel hukuk çekişli büyümenin durması; unutmayalım evrensel hukuk çekişli büyüme dolar temelli izlenebilecek bir süreç, yüksek büyüme oranlarına, mesela yüzde beşlere rağmen kurda, şekilde görüldüğü gibi, büyük sıçramalar varsa dolar cinsinden gelirimiz sabitlenebiliyor hatta azalabiliyor bile.

Yaklaşık tamamen anti-hukuk devleti uygulamalar, bu yönde bir devlet, mevzuat yapılanması tercihi dış kaynak girişini minimuma indirgeyerek hem büyümeye fren yapıyor hem de kur üzerinde baskı oluşuyor.

Büyümenin ve güçlü döviz girişinin olmadığı bir ülkede beş senede milli geliri sekiz yüz milyar dolardan iki trilyon dolara çıkarabilmek artık imkansız; doğal olarak kişi başına yirmi beş bin dolar gelir hedefi de artık bir rüya.

Bu vaatleri Başbakan Erdoğan 2011’de ifade ettiği zaman da bu hedeflerin tutturulmasının kolay olmadığını hatta adeta imkansız olduğunu yazdığımı hatırlıyorum ama aynı zamanda o tarihteki gazete makalemde bir başbakanın bu kadar iddialı hedefler koymasının itici bir gücü olabileceğini, önemli hedefler koymanın bizzat kendisinin önemini vurguladığımı, bu nedenden de hedeflerin gerçekleşmesinin zor olması hedeflerin elimizin tersi ile itilmesini gerektirmediğini yazdığımı hatırlıyorum.

Bugün için aynı şeyi söylemek imkansız zira esas kesilen ümit 2 trilyon dolarlık milli gelirden, yirmi beş bin dolarlık kişi başına gelirden değil, hukuk çekişli istikrarlı büyümeden.

2011 Erdoğan’ı kürt meselesini Türkiye’nin gündeminden çıkarmak isteyen, “güvenlik için özgürlükten taviz verilmez” diyen bir başbakan.

Bugünün Erdoğan’ı ise, nedendir bilinmez diyelim ama bir yazıda bu konuyu da mercek altına almaya çalışalım, bambaşka bir Erdoğan.

2018 dünyasında özgürlük-güvenlik dengesi derken aklına bir ucun indiğinde diğerinin çıktığı bir tahtıravalli geliyor ise, muhtemelen değil, artık yüzde yüz Erdoğan’ın kafasında böyle bir özgürlük-güvenlik modeli var, milli gelirinizin beş senede, milli para değerlenmesi itişli bile olsa, sekiz yüz milyar dolardan iki trilyon dolara çıkması mümkün değildir.

Bu öngörü ve uygulama hatası belirginleşmiştir ama bizim siyasal sistem büyük hedef sapmaları yaşayan, yaşatan siyasetçilere hep müsamahakar olmuştur nedense.

  • Abone ol