Meslekten gazeteci değilim, bu nedenden olsa gerek, gazetelere yazdığım yazılarda bende hep bir bilgi aktarma ve bu aktarıma bağlı olarak da bir öneri getirme takıntısı olageldi, sanki böyle daha yararlı olabilirim diye düşündüm hep.

Bugün de aynı şeyi yapacağım, Meclis’e sunulan 2019 bütçesinin aşağıya alıntısını yaptığım ilk cümlelerinden kalkarak bir zamanlar bizde bile tartışılmış, sanki Ali Babacan’ın da koltuğunu kaybetmesine neden olmuş ‘mali kural’ meselesini bir kez daha okurların, basının gündemine taşımak istiyorum.

Alıntıdan hemen sonra konuyu tartışmaya açacağım.

“Gider

MADDE 1- (1) Bu Kanuna bağlı (A) işaretli cetvellerde gösterildiği üzere, 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa ekli;

a) (I) sayılı cetvelde yer alan genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerine 949.025.615.000 Türk lirası,

b) (II) sayılı cetvelde yer alan özel bütçeli idarelere 73.771.848.000 Türk lirası,

c) (III) sayılı cetvelde yer alan düzenleyici ve denetleyici kurumlara 6.536.982.000 Türk lirası, ödenek verilmiştir.

Gelir ve finansman

MADDE 2- (1) Gelirler: Bu Kanuna bağlı (B) işaretli cetvellerde gösterildiği üzere, 5018 sayılı Kanuna ekli;

a) (I) sayılı cetvelde yer alan genel bütçenin gelirleri 867.296.403.000 Türk lirası,

b) (II) sayılı cetvelde yer alan özel bütçeli idarelerin gelirleri 11.179.800.000 Türk lirası öz gelir, 63.704.956.000 Türk lirası Hazine yardımı olmak üzere toplam 74.884.756.000 Türk lirası,

c) (III) sayılı cetvelde yer alan düzenleyici ve denetleyici kurumların gelirleri 6.420.391.000 Türk lirası öz gelir, 116.591.000 Türk lirası Hazine yardımı olmak üzere toplam 6.536.982.000 Türk lirası, olarak tahmin edilmiştir.

(2) Finansman: Bu Kanuna bağlı (F) işaretli cetvellerde gösterildiği üzere, 5018 sayılı Kanuna ekli (II) sayılı cetvelde yer alan özel bütçeli idarelerin net finansmanı 80.250.000 Türk lirası olarak tahmin edilmiştir.

Denge

MADDE 3- (1) 1 inci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen ödenekler toplamı ile 2 nci maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan tahmini gelirler toplamı arasındaki fark, net borçlanma ile karşılanır.”

Her bütçe kanunu böyle başlar. Doğal olarak da 2019 Bütçe Kanunu da böyle başlıyor, değişen sadece giderler, gelirler ve denge maddesinin gerektireceği net borçlanma miktarı.

Meseleyi biraz uç noktaya taşıyıp şöyle bir örnek verebilirim:

Madde 1: Giderler yüz (100) TL olarak tahmin edilmiştir.

Madde 2: Gelirler yirmi (20) TL olarak tahmin edilmiştir.

Madde 3:Ödenekler tahmini ile gelirler tahmini arasındaki fark (seksen-80-TL) net borçlanma ile karşılanır.

Böyle bir bütçe yapma tekniği mantıklı mıdır?

Bu tür bir bütçe yapma tekniği ile her bütçe dengede (?) başlar (Madde 3) ama arkasından büyük facialar gelir, üç haneli, hatta daha yüksek enflasyon oranları, milli geliri kat kat aşan borç oranları gündeme gelebilir.

Mali sorumluluk geleneği olan parlamentolarda 3. Maddede belirtilen (Denge maddesi) borçlanma ile kapatılacak olan gider-gelir farkının, milli gelire oranının makul oranları aşmamasına hep dikkat edilmiştir.

Zira bu oran yükseldikçe hem enflasyon hem borç stoku hem de gelecek kuşaklara aktarılan kamu maliyesi yükü artmaktadır ve hiçbir sorumluluk taşıyan parlamento böyle bir büyük yanlış yapmaz.

Ancak, belirli dönemlerde bu büyük yanlış gündeme gelmekte, bir meseleyi, mesela ekonomik faaliyetin yavaşlaması, çözer gibi olurken sistem etkileri senelerce sürebilecek başka bir maliyet, borç yükü maliyeti yüklenilmiş olmaktadır.

Bu meselenin kanımca kalıcı ve iktisadi etkin çözümü anayasada bu denge maddesinin içereceği borçlanma gereğinin milli gelire oranına bir tavan belirlemektir. Bu tavanın yüzde kaç olacağı yani borçlanma gereğinin milli gelire oranının ne kadar olacağı toplumsal bir uzlaşı ile bulunabilir.

Yüzde 0 gibi çok muhafazakâr bir oran da olabilir, yüzde 3 ya da yüzde 4 gibi daha esnek oranlar da saptanabilir.

AB üyesi ülkeler tek para, Euro sistemine geçerken bu meseleyi ülke bazında değil de Maastricht Antaşması türü bir uluslar üstü (supranational) antlaşma ile çözmeyi tercih etmişler ve söz konusu oranı tüm üye ülkeler için yüzde 3 olarak belirlemişlerdir.

Anca, 2008 krizi sonrası, bu oranın de facto tutturulmasındaki zorlukların maliyeti bugün çok yüksek kamu borç stokları olarak üye ülkelerin karşısında durmaktadır ve bu meselenin de nasıl çözüleceği de tam belli değildir.

Son günlerde basında karşımıza çıkan İtalya ile Brüksel arasındaki anlaşmazlığın kökeninde de, AB Komisyonu’nun bu alanda İtalya Hükümeti’ne 2019 bütçesi için çizdiği tavan çizgisinin, İtalya Hükümeti tarafından ısrarla aşılmak istenmesi yatmaktadır.

Konu çetrefil bir konudur ama bu satırların yazarı iktisadi etkinliğin sürdürülebilirliği ve popülizmle mücadele için bütçe açıklarının yani borçlanma gereklerinin milli gelire oranının anayasal statüde belirlenmesinden yanadır.

Konu ülkemiz Türkiye’de de, dönemin ekonomiden sorumlu bakanı Sayın Ali Babacan tarafından ‘mali kural’ adıyla gündeme getirilmiş, kapsamlı ve olumlu çalışmalar kamuoyu ile paylaşılmış ama gelecekte hükümetleri popülizme kaymada sınırlayacak bu düzenleme bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan ve basına yansıyan bilgiler doğru ise yatırımcı Ulaştırma Bakanlığını yöneten Binali Yıldırım tarafından engellenmiştir.

Siyasi dedikodular yine doğruysa Sayın Babacan ile Erdoğan arasında köprülerin atılması Babacan’ın ısrarla önerdiği mali kural nedeniyle gerçekleşmiştir. Hatırlatmakta da fayda var, üstelik Babacan’ın getirmek istediği mali kural anayasal bile olmayan bir yasal sınırlama idi sadece.

Mali kural özetle bütçe açıklarının milli gelire oranının yasal ya da anayasal olarak sınırlanmasıdır.

Ülkenin ekonomisinin geleceği söz konusu ise AKP iktidarlarına dahi somut öneriler getirmekten kaçınmamak lazım.

Türkiye ekonomisinin istikrarlı bir uluslararası yatırım ve büyüme ortamına dönebilmesi için üzerinde çok konuşulan yapısal reformlara muhtemelen en iyi örnek, mali kuralın tekrar anayasal anlamda gündeme getirilmesi ve uygulanması olabilir. Türkiye’nin istikrar konusunda küresel sermaye piyasalarına hukuk devletine dönüş projesini takiben verebileceği en olumlu mesajların başında, mutlaka mali kural düzenlemesi gelecektir.

Mali kural yani bütçe açıklarının gerektireceği borçlanmanın milli gelire oranına anayasal sınır getirmenin popülizmin en büyük düşmanı olduğu da açıktır. Küresel düzende de mali kural kavramının gündemde tutulması, popülizmle mücadelede çok önemli bir dayanaktır.

Mali kuralı yaşama geçiren ya da en azından böyle bir kural varmış gibi bütçe açıklarına parlamentolar düzeyinde sınır getiren ülkelere, daha fazla sermaye girişi yaşandığı gerçeği popülizm sevdalılarına küçük çapta da olsa bir fren rolü oynayacaktır.

Mali kural konusu akademik iktisatçılar arasında da anayasal iktisat genel başlığı altında senelerdir tartışılmaktadır ama uygulama sahası Maastricht Antlaşması üzerinden AB üyesi ülkeler dışında sınırlı kalmıştır.

Kriz günlerinde yabancı yatırım çekmek isteyen gelişmekte olan ülkeler için mali kural yapısal reform paketlerinin kanımca en başında gelmelidir.

Hukuk devletine bağlı tüm okurların Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

  • Abone ol