AKP iktidara geldiği 2002 senesinde verdiği sözlerin çok ama çok büyük bölümünde sınıfta kaldı.

Muhtemelen en başarısız olduğu alanların başında da devleti dönüştürme doğrultusunda verdiği söz geliyor.

Bugünkü devlet yönetimi ve anlayışı 2002’ye göre bile çok daha geri.

Devleti dönüştürme daha doğrusu dönüştürememe konusunda en bariz örnek devletin kendi içini koruma içgüdüsünün canhıraş bir biçimde sürmesi, hatta daha da artış göstermesi.

Bu yazıyı kalleşçe öldürülen Tahir Elçi’nin üçüncü ölüm yıldönümü nedeniyle yazıyorum.

Böyle bir cinayetin öyle bir ortamda failinin bulunamaması teknik olarak mümkün değil gibi görünüyor.

Bu kalleş cinayetin faili meçhul olarak kalmasının ve büyük ihtimal de kalacağı gerçeğinin tek açıklaması olabilir, o da “devletin kendi içini koruma” içgüdüsü.

Devletlerin bazı meselelerde kendi içini koruma eğilimleri olabilir, bunların bir bölümü anlaşılabilir şeylerdir de ama cinayet bu “anlaşılabilirlik” sınırlarının çok dışına taşar.

Kim ki, devletler hikmet-i hükümet, yabancı dillerde Fransızca aslıyla “raison d’Etat” uğrunda, istikametinde cinayetleri anlaşılabilir görür, bizzat kendileri bir gün mutlaka yargılanacak hukuk, kanun dışı bir anlayışın taşıyıcılarıdırlar, mesele bu konunun ne zaman gündeme geleceğidir, yani sorun sadece zaman sorunudur.

Dünyanın herhangi bir ahlaklı, bilgili, donanımlı kriminoloji uzmanına danışın, Tahir Elçi cinayetinin delillerini, zabıtlarını, hatta bunları bırakın, televizyon görüntülerini eline verin, bu cinayetin faili meçhul kalmasının arkasında başka şeylerin olduğunu söyleyecektir.

Rahmetli Tahir Elçi’nin yerinde devletin bir adamı olsa idi o cinayetin failinin bugüne kadar bulunacağı, yargılanacağı kesin idi.

Aslında, temel sorun devletin Tahir Elçi gibi birisinin her koşulda, hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, üzerine titrenecek birisi olduğu gerçeğini bir türlü idrak edememesidir, bu da meselenin başka bir boyutudur.

Aynı mantık Berkin Elvan cinayeti için de geçerlidir; Berkin Elvan cinayeti ile rahmetli savcı Mehmet Selim Kiraz cinayeti arasında sonuçlandırılabilir bir bağ kurulmamış olması çok ilginçtir.

1329 tarihli (1913) “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat” (Memurların Yargılanması Hakkında Geçici Kanun) Aralık 1999 tarihinde değiştirilmiş, “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun” çıkarılmış ama meselenin ruhu aynı kalmıştır, bütün örnekler bu istikamettedir.

1 Mayıs 1977 katliamının failleri hâlâ ortada yoktur.

Çok yakın bir tarihte yaşanan Soma faciasında ilgili bakanlar, mesela Enerji Bakanı ve Sosyal Güvenlik Bakanı kendi bakanlıklarında çalışan ve bu konuda ihmali aşikâr görevlilerin soruşturulmalarına izin vermeyerek Türkiye’de 1913 İttihat ve Terakki ruhunun (1329-1913 Geçici Kanun-Kanunu Muvakkat) bakanları olduklarını kanıtlamışlardır; oysa, kendilerine sorarsanız, CHP’nin ilk nüvesi İttihat ve Terakki ile hiçbir düşünsel-davranışsal bağlarının olmadığını söylerler ama ne demiş Ziya Paşa: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.

Örnekleri sürdürmeye kalkarsak yazının sonunun gelmesi olanaksızlaşır, bu nedenden bir yerde kesmek lazım.

Devlet hukuk dışı işlere, suçlara sahip çıkamaz, zira bu sahip çıkmanın bizzat kendisi bir suçtur ve bir gün yargılanması gerekir.

Ancak, bizdeki devlet anlayışının sürekliliği o kadar oturmuştur ki, bu silsele-i meratip içinde tesanüt-dayanışma tamdır ama bu dayanışma suçlunun korunması üzerindendir ama gerçeğin de bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi çok kötü bir huyu da yok değildir, bunun da unutulmaması, suç işlenirken ya da suçlu korunurken bu durumun da göz önüne alınması şarttır.

  • Abone ol