Bazı arkadaşlar zaten hiç geri çekilmediğini söyleyeceklerdir ekonomi politik kavramının ama yirminci asrın ikinci yarısında böyle bir eğilimin çok ağırlıklı olarak öne geçtiğini söylememek de mümkün değil, 19. asırda yerleşen, Smith, Ricardo, Marx gibi iktisatçı, felsefeci, yazar ve düşünürlerin kullandığı, İngilizce ifadesiyle “political economy” (politik iktisat) kavramı yirminci yüzyılda “economics”e (iktisat) dönüşmüş idi.

Ancak, son yirmi, otuz senenin gelişmeleri, ilginçtir, muhtemelen de küreselleşme sürecinin paradoksal bir neticesi olarak iktisat kavramı hızla politik iktisat kavramına yeniden dönüşüyor.

Neden?

Bu sürecin Türkiye ile, Türkiye’de yaşanan krizle ilişkisi ne?

Ben böyle bir girişe yazım için neden ihtiyaç duydum?

Türkiye’de işler iktisat alanında ve başka alanlarda hiç de iyi gitmiyor.

Ancak, benim, iktisat alanına yönelik görüşüm sorunun teknik konulardan, yanlış iktisat politikalarından kaynaklanmadığı yönünde.

İktisat politikaları diyen biri bütçe (maliye) ve para (Merkez Bankası) politikalarını kasteder.

Buralarda işlerin mükemmel yürüdüğü iddiasında hiç değilim, hele son dönemlerde belirgin bir kötüleşme de var.

Bütçe politikalarına baktığınızda, daha geçen senenin uygulama sonuçlarıyla mukayese ettiğinizde kamu harcamalarındaki artışın kamu gelirlerindeki artışın çok üzerinde seyrettiğini görüyorsunuz, bu da kötü bir şey, önemli hale gelme potansiyeli taşıyan bütçe açıklarını ve artabilecek kamu borç stoğunu işaret ediyor.

Oysa, bugün ve hâlâ, bütçe gerçekleşme sonuçları çok sayıda AB üyesi ve avro bölgesi ülkeden daha iyi, bütçe açığı Maastricht kriteri olan yüzde üçün altında, kamu borç stoğu ise Maastricht kriteri olan yüzde altmışın çok çok altında.

Para yani Merkez Bankası politikalarındaki sıkıntı biraz daha büyük zira yukarıdan Merkez Bankası'na özellikle faizler konusunda büyük baskı yapılıyor ama yine de Banka bir şeyler yapmaya çabalıyor; Türkiye’nin en nitelikli iktisatçılarının bir bölümünün de bu kurumda çalışıyor olduğu da önemli bir artısı Merkez Bankası'nın.

Türkiye’nin temel ekonomik sıkıntısı, her şey mükemmel değilse de, kesinlikle bütçe ve para politikalarından kaynaklanmıyor.

Türkiye’nin temel ve kronik sorunu tasarruf-yatırım açığı yani kaynak sorunu.

Türkiye ekonomisinin yüzde altı ya da üzerinde sürdürülebilir bir büyüme için her sene muntazaman milli gelirinin yüzde yedisi, sekizi kadar doğrudan yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı var, bu büyüklük de yaklaşık altmış milyar dolar düzeyinde bir yatırım çekmek demek her sene.

Bu mümkün mü?

Hem hayır, hem evet.

Hayır çünkü Türkiye’nin hukuk devleti koşulları senede yabancıların, hatta yerleşiklerin, bu ülkeye altmış milyar dolar düzeyinde yatırım kaynağı sokmasına uygun değil.

AİHM’in Demirtaş kararından sonra Erdoğan’ın “biz de karşı hamlemizi yaparız” açıklaması ülkede yürütmeden (!) yani Cumhurbaşkanlığından bağımsız bir yargının olamayacağının en yetkili ağızdan teyididir; bu karar Anayasa'ya göre kesindir ama bir karşı hamle fikri de olsa olsa yargısal bir eylem olacaktır ve bu yargısal eylemin yönünün Cumhurbaşkanı tarafından belirlendiği bir yerde yabancı yatırım olmaz.

Evet, çünkü, kararlı bir siyasi iktidar Türkiye’yi hızla tekrar evrensel standartlarda bir hukuk devleti ve AB yoluna sokabilir ve ancak o zaman Türkiye senede altmış milyar dolar doğrudan yabancı yatırım çekme patikasına dönebilir.

Türkiye’nin temel iktisadi problemi iktisat politikaları (bütçe, para) yanlışlıkları değildir, temel sorun hukuk devletinin yerlerde sürünmesine bağlı olarak dış kaynak açığının finanse edilememesidir.

Sorunun kaynağı da, çözümü de hukuk devletidir.

Politik iktisada küreselleşme çağında geri döndük derken muradım tam da budur.

Küreselleşme çağında sermaye hareketlerinin yönünü, miktarını, niteliğini de ülkelerin hukuk devleti koşulları, nitelikleri belirlemektedir.

İlginçtir hukuk en etkin küresel kaynak dağılım mekanizması haline gelmiştir günümüzde.

  • Abone ol