Türkiye gerçek bir cumhuriyet, gerçek bir hukuk devleti mi?

 

 

Çok emin değilim doğrusu.

Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığına ilişkin zaten artık her geçen gün genişleyen bir mutabakat var.

Ancak, gelişmeler, Türkiye’nin bir cumhuriyet olmakta bile zorlandığını gösteriyor.

Demokrasi, cumhuriyet gibi kavramlara ilkokul, ortaokul ders kitaplarındaki yurttaşlık bilgisi kitaplarının biraz üzerine çıkarak baktığınızda durum hukuk devleti, cumhuriyet kavramları açısından gerçekten çok parlak değil.

Türkiye’de yönetim babadan oğula geçmeyebilir ama 21. yüzyılda cumhuriyet tanımını bu kadar dar bir tanım kalıbına sokmanın da muhtemelen hiçbir anlamı yok.

Önerim hukuk devleti, cumhuriyet, demokrasi, laiklik gibi çağımızın çok önemli kavramlarını vatandaş-seçmen-vergileme ilişkileri üzerinden okumaya çalışmak; emin olabilirsiniz, böylece çok daha sağlıklı ilişkilere, tanımlara ulaşacaksınız.

Fransa’da yaşanan “Sarı Yelekliler” meselesi artık tümüyle bir satın alma gücü ve hakkaniyete dayalı bir vergileme sistemi kavramları üzerine oturdu.

Televizyon ekranlarında, yazılı basında, sosyal medyada ivmesi artarak yükselen vergi tartışmalarında gözümüze çarpan temel gerçek toplumun her kesiminin, isterseniz meslek gruplarına, gelir dilimlerine, sosyal sınıflara hatta birey bazına bile indirebilirsiniz, farklı vergi türleri karşısındaki durumu konuşuluyor.

Herkesin ne kadar vergi sosyal güvenlik primi ödediği, ödenen vergiler, primler karşılığında da ne kadar kamu hizmeti, ne kadar sosyal güvenlik, ne kadar sosyal harcama aldığı çok büyük ölçüde biliniyor.

Tartışmalar da bu temel eksene oturuyor, kesimler vergilere ve harcamalara aidiyet ilişkisi içinde oldukları kesime, şahsi pozisyonlarına göre de tepki veriyorlar.

Büyük sanayiciler, küçük ve orta boy işletmeler, sendikalar da bu tartışmanın tam da göbeğindeler, her kesim kendi mağduriyetlerini ödediği vergiler, aldığı ve alamadığı hizmetler üzerinden tartışıyor.

Ve, çok net ifade ediyorum, demokrasi, hukuk devleti, cumhuriyet olmanın da temel koşulu kanımca bu.

Fransa’da tartışmalar böylece sağlıklı bir zemine oturabiliyor çünkü toplumun yaklaşık tümü vergi mükellefi, gelir beyannamesi doldurup maliyeye veriyorlar, kimse bu çerçevenin dışında değil.

Alınan kamu hizmetini avro cinsinden tam hesaplamak teorik olarak mümkün değil ama yine de bir yaklaşımda bulunulabiliyor, bireyler, tüm kesimler ödediği vergi ile aldığı hizmeti mukayese edebiliyor, itirazlar yükseliyor, öneriler geliyor.

Gerçek bir demokrasi bu demek.

Bizde ise durum çok ama çok farklı.

Toplumun çok geniş kesimleri bir dizi düzenleme ile zaten dolaysız vergi vermiyorlar.

Dolaysız vergi veren kesimlerin çok geniş bir bölümünün vergileri de kaynakta kesiliyor, memurların, özel kesim çalışanlarının böylece vergi bilinci çok düşük.

Toplam vergilerin yüzde ellinin çok üzerinde bölümü dolaylı vergilerden oluşuyor.

Çalışanların yüzde otuza yakın bölümü zaten kayıt dışı çalışıyor, vergileme süreçleri ile bir ilişkileri mevcut değil.

Tarım kesimi tüm cumhuriyet tarihi boyunca, tek parti döneminden günümüze çağdaş anlamda vergi vermiyor.

Eğer Fransa bir demokrasi, bir cumhuriyet ise, bizdeki sisteme ne denebileceği kuşkulu.

Ben bu hisse mesela Real Madrid’i, Barcelona’yı, Paris St. Germain’i seyrederken kapılıyorum, şayet bunların oynadığı futbol ise bizim takımların oynadığına ne demek gerekecek sorusu aklıma takılıyor.

Siyasi tartışmaların vergi ödeme ve kamu hizmeti üzerinden yaşandığı bir ülkeye cumhuriyet, demokrasi deniyorsa, siyasi tartışmaların bir Cumhurbaşkanının bir konsere gitmesi, türban, mini etek, içki, imar barışı üzerinden yürüdüğü bir ülkenin sistemine acaba ne denecek?

31 Mart’ta önemli bir yerel seçim yapacağız, tartışmalarda her konu gündeme geliyor ama yerel vergiler, yerel kamu hizmetleri dengesi hiç ama hiç konuşulmuyor.

Böyle bir demokrasi, böyle bir hukuk devleti olur mu?

 

 

  • Abone ol