Sayın Alaattin Aktaş, Dünya’da yazıyor, aşağıda son yazısından büyük bir alıntı yapıyorum.

Dünya, Türkiye’nin en köklü ekonomi gazetesi idi, krizden nasibini aldı, şimdi sadece internetten ulaşabiliyoruz; bu durum da muhtemelen çok yakın gelecekte, hele bizim kuşak alışkanlıklarından biraz vazgeçebilir ise, bir sorun olmaktan çıkacak, dünyanın da büyük gazetelerini aynı akıbet bekliyor çünkü.

Alıntı, benim yaptığım küçük cümle değişiklikleri ile aşağıda:

“Yurt dışında yerleşikler, şubat ayıyla birlikte hem hisse senedinde hem devlet iç borçlanma senedinde net satıcı konumuna geçti.

Hisse senedinde ocak ayında yüklü miktarda alım gerçekleştirildiği dikkat çekmişti. Bunda sermaye artırımları için getirilen tutar da etkili olmuştu.

Ocak ayının ilk haftasındaki çıkış dışında izleyen dönemde hisse senedinde süreklilik gösteren bir giriş yaşandı, hisse senedinde 4 Ocak-1 Şubat döneminde net 1.4 milyar dolarlık giriş gerçekleşti.

Şubat ayıyla birlikte eğilimde kırılma yaşanıyor, yurt dışında yerleşikler ilk bir buçuk aylık dönemde devlet iç borçlanma senetlerinde toplamda net 638 milyon dolarlık satış yaptı.

Bir buçuk ayda gelen para yalnızca yarım milyar dolar, dünyanın neredeyse en yüksek faizini veriyoruz ama gelişmiş ülkelerdeki insanların ne yapacaklarını bilemedikleri tasarruflarını çekemiyoruz. Kimi ülkeler adeta ‘parayı muhafaza etme’ mantığıyla negatif faiz uyguluyor. Biz o paraya yüzde 20’leri bulan faiz veriyoruz ama olmuyor.

Sahi hiç bunu düşünüyor muyuz, bir yabancı fon herhangi bir ülkede örneğin on yılda elde edeceği faizi Türkiye’de bir yılda alabileceği halde bizi tercih etmiyorsa, ki etmiyor, bunun üstünde hiç kafa yoruyor muyuz?”

Alaattin Aktaş’ın yazısı önemli.

Türkiye ekonomisi çok önemli bir küçülme sürecinde ve bu küçülmenin ne kadar süreceği de bilinmiyor, 2018’in son çeyreğinde eksi büyümenin önemli bir orana çıkma ihtimali çok yüksek.

Bu sevimsiz durumdan çıkabilmenin şimdilik kaydıyla yegane yöntemi yurt dışından ithal edeceğimiz yabancı tasarruflar yani doğrudan yabancı sermaye yatırımları.

Sayın Aktaş’ın ifadesiyle de son bir buçuk ayda gelen para, portföy yatırımları da dahil, yarım milyar dolar; bu büyüklüğü yıllık olarak ifade edersek dört milyar dolara tekabül ediyor ki, Türkiye ekonomisi için bu büyüklük devede kulak bile değil.

Aynı dönemde yurt dışı yerleşikler devlet iç borçlanma kağıtlarında 638 milyon dolar satış yapmışlar.

Bu iki büyüklüğü yan yana koyduğumuz zaman ortaya çıkan manzara hiç hoş değil.

Düşük büyüme, hatta negatif büyüme ve iç borçlanma ihalelerinde artacak faizler.

Hazine 2019’un ilk iki ayında Merkez Bankası temettü dağıtımı ile ihale açmaktan kurtuldu ama bu temettü meselesi bir defalık, imar affı da biraz öyle, taşıma su tükenecek yani Hazine'nin ihale açması kaçınılmaz, faizleri izleyeceğiz.

Sayın Aktaş’ın yazısında belki eleştirilebilecek tek nokta faizler meselesi, doğrudur, nominal faizler yüzde yirmi dolayında ama enflasyon da o mertebede yani reel faizler hesaplandığında durum farklılaşıyor ama bizde, yabancılarda parasal aldanma (money illusion) ne kadar, bunu da tam bilemiyoruz.

Durum çok kötüye gidiyor deyip durmamız da yakışık almıyor, her kötümser yazının sonunda mümkün öneriler de getirmek lazım.

İlk aklıma gelen de yine hukuk devletini kurmaya başlamak.

Avrupa önemli bir durgunluk sürecine girdi, bu durgunluğun bir yerinde de yetersiz talep var, talep yetersiz iken AB ülkelerinin yabancı yatırım çekme ihtimali biraz azalıyor, Brexit meselesi de işin cabası.

Türkiye bu süreçte hukuk devleti kurum ve kurallarını AB standartlarına taşıyabilse idi doğrudan yabancı yatırım çekmek daha kolay olacaktı ama bu hukuk devleti konusu zurnanın zırt dediği yer, bırakın bu konuda mesafe almayı sistematik gerileme artarak sürüyor.

Allah aşkına düşünün, Futbol Federasyonu Başkanı'nın ortak olduğu bir şirketin iddaa ihalesini kazandığı bir ülkeye doğrudan yabancı sermaye kaynağı girer mi?

İhale sonucu kesinleşince Demirören’i izleyelim, alacağı karar biraz da Türkiye ekonomisinin geleceği için işaret demek olacak.

  • Abone ol