Türkiye çok tehlikeli bir yolda hızla ilerliyor; kendine Cumhur ittifakı diyen bir grup içinde cumhuriyetin en eski kurucu partisinin olduğu bir başka ittifak için “zillet” tabirini kullanıyor, kullanabiliyor. Avrupa Konseyi Parlamentosu başkanlığı yapmış Dışişleri Bakanımız Türkiye’nin ikiye bölündüğünü ve bu iki bölümden birinin hain ve bölücü olduğunu söylüyor.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz ama çok gerek görmüyorum, bu iki örnek geldiğimiz noktanın çok vahim bir nokta olduğunun, yeterli göstergeleri.

Bugün okumanıza sunduğum yazı çok büyük ölçüde ütopik bir yazı ama geldiğimiz noktada galiba yapacak çok da başka şey yok, üstelik de ütopyalar bir gerçeklikler silsilesinin genellikle ilk halkası da olabiliyor. 

Türkiye’yi içine girdiği berbat durumdan çıkaracak hareket herhalde bizi buraya sokan AKP olmayacak; geriye -maalesef de diyebiliriz - CHP kalıyor, bu partinin sıkıntılarını, yetersizliklerini çok iyi biliyoruz ama elimizde de başka malzeme yok, gerçekçi olmamız lazım.

İçinde debelendiğimiz bu berbat ortamdan çıkışın ilk yolu da 31 Mart seçimleri, 31 Mart seçimlerinin de sonucunu İstanbul belirleyecek. İstanbul seçimlerinin Türkiye genelindeki diğer yerel seçim bölgelerine etkisi ne olacak diye düşünmeyelim çünkü 31 Mart’ın önemi nerede kimin kazandığı değil, İstanbul ve Ankara üzerinden AKP’nin siyasal ağırlığının testidir.

İzmir çok olağanüstü bir sürpriz olmaz ise zaten CHP’dedir, Ankara’da ise CHP önde gitmektedir; İstanbul’da da CHP kazanır ise bu sonuç AKP’de çok büyük bir siyasal deprem yaratacaktır.

Unutmayalım, AKP milletvekillerinin parti bağlılıkları -diğer partilerde de çok farklı olduğunu zannetmiyorum- aslında ihale ve ikbal beklentisi bağlılığıdır. 31 Mart sonuçları AKP’de önemli bir siyasal gerilemeyi işaret ederse, Gül ve Babacan önderliğinde yeni bir siyasal partinin kurulması ve bu partinin oluşumuna AKP’den çok sayıda milletvekilinin katkı vermesi olağandır.

Bu durumda MHP’nin tavrının ne olacağı da belirsiz hale gelebilir, batan gemiden onlar da kurtulmak isteyebilir, ama MHP Cumhur İttifakı’na bağlı kalsa bile bu ittifak TBMM’de azınlığa düşebilir.

Yeni anayasal sistemde (!) TBMM çoğunluğunun çok da önemi yok diyebilirsiniz ama mesele tam da öyle değildir, iyi anayasacıların desteği ile sistem çok kısa bir sürede kaçınılmaz bir erken seçime yönelebilir.

Erken bir genel seçim bir çözüm olabilir mi?

CHP bugünkü siyasal pozisyonunu koruduğu sürece bu konuda çok da iyimser olmak kolay değildir. Ama yine de unutmayalım, 31 Mart yerel seçimlerinden başlamak üzere bir dizi halk oylaması AKP ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve seçmenlerinin vicdani tercihleri arasında geçecektir. CHP’nin bu ikili yapıda yani AKP-vicdan çekişmesinde üzerine düşecek iş, vicdan blokunun işini kolaylaştırmak olmalıdır.

Bir erken seçime Türkiye mutlaka yeni ve parlamenter sisteme dönüş programı içeren bir anayasa taslağı ile girmeli, erken seçim bir anayasa referandumuna dönüştürülmelidir. Daha önce bu konuya ilişkin yazdığım yazılarda anayasa taslak tercihlerimde temel hak ve özgürlükler üzerinde daha ziyade durmuş, devletin esas teşkilat yapısı meselesinde ise tarafsız olduğumu, temel hak ve özgürlükler mutlak anlamda güvenceye alındığı sürece parlamenter sistem-başkanlık sistemi tercihinin tali önemi haiz olduğunu hep yazmıştım.

Ancak, çok kısa süren bir Cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemi tecrübesinde anayasal hakların asla güvenceye alınamadığını, başkanın ise (Reis diyorlar) anayasanın kendine tanıdığı olanakları çok kolay suistimal edebildiğini gördüğüm için bugün artık parlamenter sistem- başkanlık sistemi ayırımında tarafsız olmam zorlaşmıştır, bu da bir tür özeleştiridir aslında.

CHP de iktidarı AKP’den alma girişiminde anlamlı koalisyonların da hazırlığını şimdiden yapmak zorundadır. Türkiye’nin önünü tıkayan çok sorunu vardır ama bunların en başlarında muhtemelen Kürt meselesi ve Kıbrıs meselesi üzerinden AB süreci gelmektedir. Bu nedenden iktidara oyunu yükselterek gelecek (?) bir CHP’nin Kürt ve Kıbrıs meselelerinin çözümünde önüne engel çıkarmayacak, kendisine destek verecek bir koalisyon partnerini şimdiden aramaya başlamasında büyük fayda vardır. Güçlü, evrensel hukuk devleti standartlarında uzlaşmış bir CHP-HDP-SP ittifakı/koalisyonu muhtemelen en doğru koalisyon tercihidir, yeni kurulacak Gül, Babacan liderliğindeki parti de bu koalisyonun potansiyel ortağıdır.

AKP’nin malum nedenlerden AB süreci ile kavgalı hale gelişinden itibaren AB tam üyelik sürecinin ve olumlu neticesinin Türkiye’nin geleceği için ne ölçüde hayati olduğu umarım daha iyi anlaşılmıştır.

CHP yönetimi bugünden başlamak üzere Brüksel ve tüm AB başkentleriyle ön görüşmelere başlamak, iktidara gelirler ise tam üyelik hedefli müzakere sürecinin hemen açılması için çabalarını sergilemek zorundadır, bu konu iktidar konusu değildir, kanımca tam tersi, iktidara tırmanma meselesidir. Her kriz ortamında, 2001 krizi en iyi örnektir, Türkiye seçmeni için işsiz kaldıkları, işsizlik tehlikesi yakınlaştığı ve fakirleştikleri için AB projesi daha cazip hale gelir.

CHP’nin de bunu iyi değerlendirmesi ve AB başkentlerine Avrupalı seçmenlerin Türkiye karşıtlıklarını azaltacak projelerle gitmesi şarttır. İlk aklıma gelenler Türkiye’nin AB başkentlerine tam üyelik durumunda işgücünün serbest dolaşımını 20 yıl askıya almayı, AB bütçesi transferlerine AB vergi mükelleflerini rahatlatacak bir tavanı ve karar mekanizmalarında da farklı bir formülü önermesi gerekebilir.

Türkiye’nin AB sürecinden beklentisi işsizlik ihracı, büyük bütçe transferleri ve karar mekanizmalarına Almanya kadar katılma değildir, AB tam üyeliği üzerinden hukuk devletini kalıcı olarak inşası projesidir.

Türkiye önemli bir siyasal, hukuki ve iktisadi krizden geçmektedir, bu süreçte seçmenin beklentisi sadece Erdoğan eleştirisi değil, somut siyasi projelerdir. Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu konularında başta CHP olmak üzere muhalefetin, ortaya somut metinler koyamamış olmaları vahim bir durumdur ama hiçbir iş için asla geç değildir.

Seçmene, iktidar ulaşma sürecinde yeni Anayasa, yeni Seçim Kanunu, yeni Siyasi Partiler Kanunu önerecek bir parti söz konusu iktidara ulaşma sürecini, önce yerel (İstanbul) ve sonra da ulusal, çok kısaltmış olacaktır. Ama nedense bu konularda CHP’de pek yaprak kımıldamamaktadır. CHP’de benim duymadığım ama hazırlanmış bir Siyasi Partiler Kanunu varsa özür dilemeye de hazırım.

Tüm bu ütopyanın başlangıcı 31 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’un kazanılması ile olacaktır, bunu da lütfen unutmayalım. Bu yazı dikkatlerinize 25 Şubat günü sunulacak, yani seçim tarihine yaklaşık 35 gün var, bu 35 gün için Kılıçdaroğlu’nun İstanbul programı acaba ne olacaktır?

  • Abone ol