Bu Ahval yazısı okurların önüne 6 Mayıs Pazartesi günü gelecek.

Oysa, 6 Mayıs Pazartesi günü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerine ilişkin nihai kararını açıklayacak; kararın açıklanmasının Salı’ya kalma ihtimali de var ama bu ihtimal şimdilik çok güçlü değil.

Pazartesinin gündemini YSK kararının oluşturacağına hiç kuşku yok ama bu satırları ben de Pazar (5 Mayıs) yazıyorum, bu saatlerde YSK kararına yönelik tahminlerim de herkesin bulunabildiği kadar.

Pazartesi YSK’nın alacağı kararın üçüncü bir ihtimali yok, ya 31 Mart seçimleri iptal edilmeyecek ve İmamoğlu’nun İBB Başkanlığı kesinleşecek, ya da seçimler iptal edilecek ve bir süre sonra da bu seçimler yenilenecek (itiraf ediyorum, bu ihtimali çok güçlü görmüyorum ama burası Türkiye, Cumhurbaşkanı da Erdoğan).

Her iki durumda da CHP’nin önü siyaseten açılacak kanısındayım; YSK seçimleri iptal etmez ise CHP ya da Millet ittifakı Türkiye’nin üç büyük kentinde yerel yönetime gelmiş olacak, bu koşullarda AKP’nin Türkiye’yi uzun süre (4.5 sene mesela) etkin bir biçimde yönetmesi mümkün değil, makul bir sürede seçimlere gidilecek ve rüzgar CHP ile Millet ittifakının arkasından esiyor ve esmeyi de sürdürecek.

Pazartesi günü (bugün) YSK İstanbul seçimlerini (31 Mart yerel seçimleri) şayet iptal ederse, yine kanımca, CHP ve şayet sürerse Millet ittifakının önü daha da açık olacak çünkü Türkiye’de bile vicdanlar bu haksızlığı kabul etmekte çok zorlanacaklar; bir önceki cümlede “Türkiye’de bile” diye bir ifade kullanıyorum.

Kimse alınmasın, kimse kızmasın çünkü içinde anamuhalefet partisi başkanının bulunduğu bir evi “yakın bu evi yakın” diyenler hakkında tutuklama kararı bile verilmediği, tweet atanların tutuklandığı, ekranlarda “çocuklar ölmesin” diyen öğretmenlerin bebekleriyle hapse girdiği, 5 yaşında kız çocuklarını istismar eden sapıkların ceza almayabildiği ama kimsenin bu nedenle isyan etmediği bir ülkeden bahsediyoruz.

Hatta muhtemelen YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etmesi durumunda CHP ve şayet direnirse Millet ittifakı çok daha hızlı bir biçimde iktidara yaklaşacaktır çünkü yine Türkiye bile bu durumu taşıyamayacaktır.

Ancak, mesele sadece iktidara gelmek değildir.

Çok daha önemli olan iktidara neden gelindiği ve bu durumda neler yapılacağıdır.

Sayın İmamoğlu çok başarılı bir siyasal söylem tutturdu ama mesela ben “musakka-antrkot” çıkışından önce Sayın Başkan’ın İBB’nin açacağı ihalelerde davet usulünü asla kullanmayacağını deklare etmesini tercih ederdim doğrusu.

Yaşadığımız son yedi-sekiz sene ülkemiz Türkiye’de büyük bir tahribata neden oldu, dolayısıyla restorasyon amaçlı çalışmalar da hiç kolay olmayacak; restorasyon süreçleri çok boyutlu olacağı kesin ve bendeniz de bugünkü yazımda muhtemel bir CHP-Millet ittifakı iktidarında restorasyona yönelik iktisat politikalarında sosyal demokrat politikanın nasıl olması gerektiğine yönelik bir, iki şey yazmak istiyorum.

Tekraren ifade ediyorum, bu yazacaklarım yine kanımca bugün (6 Mayıs) YSK kararından bir ölçüde bağımsız çünkü bu karar siyasal geleceğe orta vadede fazla etki yapmayabilir, rüzgar esmeye başlamıştır.

Sosyal demokrat iktisat politikalarının yeniden tanımlanmasının zorunlu olduğuna inananlardanım ve aşağıda da önce nelerin yapılmaması, sonra da nelerin yapılması konusunda görüşlerimi aktaracağım; Amerikalıların söylediği gibi “dos and don’ts” ama ben sırayı değiştirip önce yapılmaması gerekenleri (don’ts) sonra yapılması gerekenleri (dos) yazacağım.

Yapılmaması gerekenler (don’ts):
 

1-Şirket kurtarmaları: Sosyal demokrat iktisat politikalarında şirket kurtarmanın yeri olmamalıdır çünkü bu tür düzenlemeler piyasanın işleyişini bozmakla kalmaz, çok ağır nepotizm, kliyantelizm gibi sevimsiz kavramları yani yolsuzlukları gündeme getirir.

2-Şirketlerin kurtarılacaklarına yönelik beklentiler: Bu tür beklentileri de uzun vadede kırmak mecburiyeti vardır sosyal demokrat iktisat politikalarının çünkü bu beklentiler de sistemi işlemez hale getirebilir.

3-Şirketlere destekler ve sübvansiyonlar: Her koşulda şirketlere, ne amaçla olursa olsun, destek ve sübvansiyonlar verilmemelidir; her destek, her sübvansiyon seçicidir yani bir potansiyel yolsuzluk kapısıdır.

4-Teoride yeri olmayan regülasyonlar: Teorik olarak regülasyona konu olabilecek işler dışında (mesela doğal tekeller) regülasyonlara gidilmemelidir.

5-Vergi indirimleri ve desteklemeleri: Vergi sistemini hiçbir indirim, birilerine avantaj sağlayacak yöntemlerle çalıştırmamak şarttır.

6-Özel sektör borçlanmalarına devlet (hazine) garantileri: Özel sektör borçlanmasına Hazine garantisi vermek hem iktisaden hem de ahlaki açıdan çok büyük sakıncalar içerir.

7-Yapay tekeller: Doğal tekeller dışında piyasa tekelleri ile rekabet hukuku çerçevesinde mücadele önemlidir ama devletin herhangi bir gerekçe ile yapay tekel yaratması çok sakıncalıdır.

8-Rekabetçi olmayan kamu ihaleleri: Sosyal demokrat politikalarında tüm kamu ihaleleri rekabetçi yöntemlerle açılmalıdır.

9-Dış ticarette korumacılık: Dış ticarette korumacılık yasal yolsuzluğun ve iktisadi etkinsizliğin en önemli ayaklarından biridir.

Yukarıda sosyal demokrat politikaların temel yasal yolsuzluklarla mücadele edebilmesi için yapması, daha doğrusu yapmaması gerekenleri saymaya çalıştım.

Birileri “Peki bu önerilerin liberal politikalardan farkı nedir?” diye sorabilir.

Benim yanıtım ise farkın olmadığı yönündedir ama sosyal demokrat politikalarla liberal politikaları ayırması gereken konular zaten bunlar değildir.

Sosyal demokrat politikaların öne çıkması gereken yer bütçe içinde üretilen bazı kamu hizmetlerinin, mesela sağlık, mesela eğitim, mesela sosyal hizmetler, payının bugünkünün yaklaşık iki katına taşınması olmalıdır.

Mesele üç ayaklıdır.

Birinci ayak yukarıdaki önerileri hayata geçirerek iktisadi etkinsizlikleri en aza indirerek milli gelir artışına katkı yapmak.

İkinci ayak bütçenin milli gelir içindeki payının temel kamu hizmetlerinin artışı doğrultusunda bir ölçüde yükseltmektir.

Üçüncü ve en önemli ayak ise bütçe içinde kamusal tercihleri çok belirgin hatta radikal bir biçimde eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler lehinde değiştirmektir.  

Bu önerilerim ağırlıklı olarak merkezi hükümetin yapacağı işlere yöneliktir ama yerel yönetimleri de bir ölçüde, mesela rekabetçi kamu ihaleleri, kapsar.

CHP bugünden itibaren çok uzakta olmadığını sezdiğimiz merkezi iktidarlara kendini düzgün programlar ve politikalarla hazırlamalıdır.

Umarım CHP içinde” biz seçici ihaleler açmayacak, yandaşlarımızın kötü yönetilen şirketlerini kurtarmayacak, bazı özel sektör borçlarına hazine garantisi vermeyecek, bazı yakınlarımıza vergi avantajları tanımayacak isek belediyelerde ve merkezi yönetimde neden iktidara geliyoruz” diyen kişi ve grup sayısı azdır.

Aksi durumda sosyal demokrat baharatlı bir AKP iktidara gelmiş demektir.

Eminim, mutlaka vardırlar, yerel yönetimlerde ve merkezi yönetimde iktidara hazırlanıyorlardır; temennim bu akbabaların genel politika dizaynına egemen olmamalarıdır.

  • Abone ol