Türkiye bir yerli araba üretme sevdasına kapıldı, bence sorun yok burada.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir ya da birkaç babayiğit arayışıyla başladı bu yeni, 21. Yüzyıl araba sevdası.

Bu arada, geçerken, tam 120 sene sonra, Recaizade Ekrem’e ve Araba Sevdası romanına da bir saygı sunalım.

Bence bu yeni araba sevdasının bir sakıncası yok ama bazı koşullarla.

Türkiye maalesef bazı konuları çok yanlış temellerde tartışıyor kanısındayım.

Bu konuya dönmek istemezdim ama basında gördüğüm Hande Fırat (Hürriyet)-Fatih Altaylı (HaberTürk) tartışması beni yeniden bu konuya itti çünkü bu tartışma bile, yerli araba üretme meselesi çok anlamsız bir temelde yapılıyor.

Konu önemli bir konu, mesele sadece bir araba üretimi meselesi değil çünkü, bir dizi başka çok önemli konunun fitilini ateşliyor.

Aklı başında bir yurttaş Türkiye’nin yerli araba üretmesine karşı çıkmaz, neden çıksın ki?

Keşke cep telefonu markası da üretsek, laptop da üretsek, viski de üretsek; viski sadece İskoçya ve İrlanda’da üretilebilir efsanesi de yıkıldı artık, Japonlar çok kaliteli viskiler üretiyorlar.

Ama ürettiğimiz cep telefonları, laptoplar bir zamanlar ürettiğimiz Ankara viskisi gibi olmasınlar.

Yerli araba üretim sürecinde asla yapmamamız gereken iki şey var ama ben bu iki “şeyin” de yapılacağını düşünüyorum; birileri bu “şeyler” için pusuya yatmış bekliyorlar zannediyorum.

Asla yapılmaması gereken ilk şey bu yerli araba sevdasına bütçe kaynakları aktarmak.

Bir üretim sürecine bütçe kaynağı aktarmanın, bu aktarıma meşruiyet kazandıran çok temel  koşulları vardır.

Bu koşulların birincisi söz konusu sürecin ciddi, lafın gelişi değil, bir araştırma-geliştirme boyutunun olması; başka bir ifade ile de şayet yerli araba üretimine bütçe kaynağı aktaracak isek bu üretim sürecinin anlamlı teknolojik dışsallık içermesi gerekiyor.

Oysa, aklı başında herkes araba (bizimki) üretiminin ciddi bir teknolojik dışsallık üretmediğini, taşımadığını biliyor.

Teknolojik dışsallık demek bir üretim sürecinde gündeme gelen, üretilen yeni teknolojinin başka sektörlerde de girdi olarak kullanılabilmesi.

Bu süreçte çok yoğun kamu kaynağı yani vergi mükellefi gayreti yani bütçe kaynağı, vergi kaynağı kullanılacağını biliyoruz, duyuyoruz ama bu bütçe kaynağı kullanımını meşrulaştırabilecek teknolojik dışsallık nerede, bu ortada yok.

Sözün kısası, birileri yine garibanın parasını kullanıp araba ürettik diye övünecek.

İkinci çok ama çok önemli bir mesele daha var.

Bu yerli araba denen araba üretilip piyasaya sürüldüğünde muhtemelen, çok ama çok muhtemelen, çocuk endüstri muamelesi yani korumacılık talep edilecek; başka bir ifade ile de ithal arabalara, Gümrük Birliği sürecine aykırı olarak çok yüksek gümrük tarifeleri, korumacılık, en azından ithal arabalara nispi fiyatları çarpıtacak ÖTV talep edilecek.

Böyle bir uygulama sadece bu yeni araba sevdamız için olamayacağı için sektörün diğer araba üreticileri de bu korumacılık duvarlarının arkasında yeniden siper alacak.

Yani, Türkiye 1996 öncesine geri dönecek.

Muhtemelen tam da bu nedenden başka araba üreticileri de bu anlamsız araba sevdamıza karşı çıkmıyorlar, eski güzel günlere dönüş sinyalleri alıyorlardır belki.

Anlamsız ifadesi teknolojik dışsallık olmamasına rağmen kamu kaynağı kullanımı, korumacılık demek.

İşi biraz daha ileri götürürsek, VW’nin ülkemize gelme isteğinin de arkasında aynı temel nedenler olabilir.

Keşke ülkemizde çok örgütlü, çok bilinçli, çok güçlü bir “vergi ödeyenler derneği” olabilse ve ödenen her kuruş verginin hesabını sorabilse idi.

Bu olmayınca siyasal iktidarlar, hatta tarihsel mevcudiyet mantıklarına (Magna Carta, 1215) aykırı olarak parlamentolar bile vergi gelirlerinin çarçur edilmesine ses çıkarmıyorlar.

Geniş vatandaş kitleleri dolaysız vergi ödemedikleri için onlar da sessiz.

Türkiye’nin AB tam üyelik umudu yok mertebesinde artık.

Anlaşılan yakında Gümrük Birliği süreci de tehlikeye girebilecek.

Yakışır doğrusu.

“Yerli ve milli” edebiyatının sonunun buralara kadar gitmesine de şaşmamak lazım.

Çok yakında yerli ve milli politika arayışlarının sonucunda yine, seneler sonra, kapıları kapanmayan arabalara kavuşabiliriz.

Hep rahmetli Çetin Altan aklıma geliyor, ülkeyi çok iyi çözümlemiş idi, şunu söylerdi: “Türkiye’nin geri vitesinin hız sınırı yoktur”.

İllaki yüksek teknoloji istiyorlarsa mesela geri viteste iki yüz yapabilen arabalar üretsek.

Bu da çok anlamlı ve sembolik olur.

  • Abone ol