Türkiye bir süredir, en azından “yerli ve milli” teranesi tedavüle girdiğinden bu yana, görünürde bir uluslararası ilişkiler krizi yaşıyor; neden görünürde ifadesini kullandım çünkü meselenin özü bir uluslararası ilişkiler meselesi asla değil.

Tadadi bir döküm yapmaya gerek yok muhtemelen ama ABD ile yaşadığımız çok boyutlu kriz ortada, bakanlarımıza ABD’ye giriş yasağı koyup koyup kaldırıyorlar, Cumhurbaşkanı'nın ve birinci derece yakınlarının menkul ve gayrimenkul servetlerinin araştırılması söz konusu (muhtemelen bu bilgi zaten ABD’de vardır), diplomasi tarihinde görülmemiş bir mektuba muhatap oldu Ankara, vs.

Türkiye’nin kalıcı ve yapısal anlamda bence birinci ve son şansı Avrupa Birliği ilişkileri, sıfırlanmış durumda; çok uzak olmayan bir vadede zaten de facto durmuş olan müzakere süreci ve bu sürecin içerideki gerekleri muhtemelen de jure de sonlanmış olacak.

Avrupa Birliği organları ile, Konsey, Komisyon, Parlamento, yaşanan çok sancılı sürece ilaveten Avrupa Birliği üyesi ülkelerin başkentleri ile de, Budapeşte ve Varşova dışında siyasi ilişkiler son derece sıkıntılı; gümrük birliği sürecinin geleceği bile tehlikede, zaten bu süreci genişletmek yani tarıma ve hizmetlere de yaygınlaştırmak, AB’nin serbest ticaret antlaşması yaptığı ülkelerle otomatik olarak bizim de bu kapsama girmemiz artık hayal oldu, zaten gümrük birliğini tarıma, hizmetleri genişletmek meselesine en çok da Ankara karşı.

Yunanistan ile, Kıbrıs ile yaşanan ve bir türlü çözülemeyen sorunlara girmek bile istemiyorum.

Avrupa Konseyi ile, güya biz de kurucu üyeyiz burada, sorunlar her geçen gün büyümekte; AİHM kararlarının vahameti giderek artıyor ama belki daha da vahimi bu kararların Türkiye’de zorunlu tatbik edilmesi de artık pek söz konusu değil, tazminatlar ödeniyor, o kadar, kararların iç hukuka etkisi yok mertebesinde.

S-400 alımı ve Suriye harekatı sonrası NATO üyeliğimiz bile tartışmalı hale gelmiş bulunuyor.

Özetle, batı sisteminin tüm kurumlarıyla Türkiye son dönemlerde sıkıntıda, bu tabir bile muhtemelen yetersiz, kavgalı.

Arap dünyası ile, mesela Filistin ile, yaşanan krizden bahsetmek bile istemiyorum.

***

Ancak, bir uluslararası kriz görüntüsü veren bu durumun iyi analiz edildiği ve meseleye iyi teşhis konulduğu kanısında değilim; mesele sıradan bir uluslararası ilişkiler, mutad bir diplomasi krizi olsa, emin olabilirsiniz, bu konuda kalem oynatmak (laptoplar, ipadler devrinde bu tabir hala hoşuma gidiyor) konusunda çok istekli olmayabilirim.

Trump’ın Cumhurbaşkanına doğrudan gönderdiği o çok ilginç mektup ile (don’t be fool-akıllı ol) 1964 Johnson mektubunun ve bu iki diplomatik görünümlü krizi mukayese etmenin çok hatalı olduğunu düşünüyorum; 1964 mektubu kanımca gerçek bir diplomatik krizdi, bugünkü ise bambaşka bir şey. 

1964’te daha çocuktum ama aynı kriz bugün Türkiye’nin o günkü siyasal yapılanması dahilinde yaşansa muhtemelen çok sorun etmem ama bugünkü krizin vahamet derecesi çok farklı ve yüksek.

Bugün, yeni AKP’nin ve başkanının yönettiği Türkiye’de batı sistemi ile yaşanan kriz artık bir diplomasi krizi değil, çok açık bir değer sistemleri çatışması; çok yakın geçmişte eksen kayması diye bir ifade kullanılıyordu, artık bu ifade de tedavülden kalktı çünkü artık konu kanımca tartışma götürmez bir aşamaya geldi.

Erdoğan ve AKP yönetimi Türkiye’yi farklı bir değerler sistemine taşımak istiyorlar ve bu alanda da azımsanmayacak bir mesafe aldılar; bu değerler sistemi değişiminde nihai anlamda başarılı olabilecekler mi, bunu uzun olmayan bir vadede hep beraber göreceğiz, yaşayacağız.

Batı değerler sistemi diye tanımladığım coğrafya çok büyük ölçüde ABD artı Avrupa Birliği ve bu coğrafyalardaki devletlerin, toplumların anayasa ve AB bütünleşme değerleri; bu coğrafyalarda da büyük sorunlar yaşandığı muhakkak ama her şeye rağmen ortada hala bir batı değerler sistemi diye bir kamusal alan değerler bütünü var, dışa açık piyasa ekonomisi, sosyal devlet, yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hukuku, mülkiyet hakkı, vs. hala başat değerler.

Bu bütünü oluşturan değerlerin tek tek bizdeki hal-i pür melaline baktığımızda ne demek istediğim muhtemelen daha aşikar hale gelebiliyor.

Türkiye bu değerler sisteminden hızla uzaklaşıyor ama görünürde, hukuki aidiyet olarak hala batı kurumlarının içinde ve kanımca sorunun özü tam da bu, artık ortada bir doku uyumsuzluğu ve giderek artan bir uyumsuzluk mevcut; yaşanan sorunlara siyasal, uluslararası sıradan bakış açısı farklılığı diye bakarsanız çok büyük hata yaparsınız kanısındayım, mesele artık bakış açısı, tercih farklılıklarını çok geride bırakmış durumda.

Türkiye’nin, daha doğrusu artık çoğunluğu bile ne kadar temsil ettiği belirsiz iktidarının değerler sistemi eksen kaydırması, hatta atlatması sürdüğü sürece batı sistemi ile yaşanan sorunlar daha da ciddileşecek ve kanımca da batı sisteminden kaçınılmaz bir kopuşa götürecek Türkiye’yi.

Yaşanan bütün uluslararası gibi görünen meseleler özünde Türkiye’nin iç politika konularıdır, iç tercihlerdir ve alternatif meşru kamu politikaları tercihleri değil, yapısal değerler sistemi tercihleridir.

Türkiye’nin batı sisteminden kopmasını istemeyenlere de düşen görev dış politikada farklı arayışlar değil, iç politik tercihlerde batı sistemi ile uyumlu bir tercihler bütünü oluşturmak ve bu tercih doğrultusunda mümkün bir iktidar arayışı olmalıdır. 

Gelinen nokta Türkiye için çok vahim bir noktadır, gelecek kuşakların yaşam tarzlarını, tercihlerini ipotek altına alacak, demokratik tercihler setini anlamsız kılacak bir aşamaya gelmiştir.

  • Abone ol