Genelkurmay eski başkanı, emekli orgeneral Yaşar Büyükanıt geçtiğimiz hafta vefat etti.

Çok uzun seneler evli olduğu, sağlık nedenlerinden cenazesine katılamadığı eşinin ölümünü öğrendiğinden iki gün sonra da Paşanın vefatı sürece traji-romantik bir hava da ilave etmedi değil doğrusu; hem eşine, hem de kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz.

2007 senesi ilginç bir senedir, “hem özde, hem sözde laik Cumhurbaşkanı” deklarasyonu, 27 Nisan muhtırası, AYM’nin 367 kararı, AKP’nin yüzde 47 oy aldığı erken seçim, Cumhurbaşkanlığı için anayasa değişikliği hep bu seneye rastladı.

Bu konular çok tartışıldı, sanki artık bu alanlarda söylenecek söz kalmamış gibi durabilir ama mesela 27 Nisan muhtırasının hala iyi okunup, iyi tartışılmadığı kanısını taşıyor bu satırların yazarı.

Rahmetli Büyükanıt muhtıradan bir süre sonra muhtıra metnini kendisinin oturup yazdığını ifade etti ama ben bu konuya pek ikna olamadım, Genelkurmay’ın, hele o dönemki kurumsal kültürünün böyle bir şeye izin vereceği kanaatinde değilim.

Bu muhtıranın oluşumuna kimler katkı (?) yaptı, bu konu da kanımca rahmetli Büyükanıt ile, kendi ifadesini kullanıyorum, mezara gitti.

Bilmiyorum, 27 Nisan muhtırası çok tartışıldı ama bu metnin son cümlesini dikkatli okudunuz mu?

Ben bugün bu sütunda bu son cümleyi tartışmak istiyorum, bu cümle kanımca muhtıranın en önemli noktası.

Erdoğan uzun seneler “ne muhtırası ya” üslubunu tercih etti ama bu cümle burada dururken bu metne muhtıradan başka ne denebilir, bilemiyorum.

27 Nisan muhtırasından bahsederken genellikle laiklik kaygısı boyutunu öne çıkardılar ama bendenizin naçiz görüşü bu muhtıra metninin laiklik kaygısından ziyade milliyetçilik ve bir tür milliyetçilik ekseni üzerine inşaa edildiği, kürt meselesini merkeze aldığı istikametindedir.

Yazının başlığında kullandığım Ergenekon ifadesi de biraz buradan mülhem.

27 Nisan muhtırası şöyle bitiyor:

“Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Bu ifade o zaman da metinde en çok dikkatimi çeken ifade idi, anlaşılan hala öyle; aslında demokratik bir hukuk devletine inanan herkesin tüylerini diken diken etmesi gereken bir final bölümü.

Muhtıra metni bir tür vatandaşlık tanımı olan “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışına karşı olan herkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı olarak ilan etmektedir.

Bir aşağıdaki paragrafta ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu niteli(ğinin)klerin korunması için kendisine kanunlarla verilen açık görevleri yerine getirme konusunda kararlılık vurgulanmaktadır.

Basit bir mantık yürütelim; TSK’nın kendi ifadesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlarına ne yapması gerektiği yasalarda bellidir, düşmanlık bir savaş terimidir, bir ordu bir savaşta düşmanının ya öldürür ya da galiba Cenevre Sözleşmesine göre esir alır, düşman vatandaş değildir, sadece düşmandır.

“Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi bir vatandaşlık anlayışıdır ama başka meşru ve yasal olabilecek vatandaşlık anlayışları da mevcuttur; örneğin, vatandaşlık sıfatı için Türk ifadesinin kullanılmadığı, vatandaşlığı tümü ile anayasal bazda hukuken tanımlayan, bir etnik sıfata gönderme yapmayan vatandaşlık anlayışları.

Vatandaşın bir vatandaşlık sıfatına, etnisiteye dayalı ya da değil,  mesela Türk, mesela Türkiyeli, mesela Anadolulu, mesela Kürt ihtiyacı olduğu kanısında değilim, vatandaş Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyet yurttaşıdır ve bu tanım da yeterlidir.

Böyle bir vatandaşlık tanımını ilke olarak benimseyip savunduğunuz zaman Cumhuriyetin düşmanı mı oluyorsunuz yani?

Böyle saçma sapan şey olabilir mi?

Bu konu doğal olarak demokratik bir hukuk devletinde tartışılabilir ama önemli olan tartışmanın bir tarafının Türkiye Cumhuriyeti düşmanı olarak ilan edilmemesidir; bunu yaparsanız, durum meşruiyet,  kabul edilebilirlik sınırlarını çok aşar.

Eski Amiral Gemisinin mottosunun “Türkiye Türklerindir” hiçbir anlamının olmadığını düşündüğüm gibi.

Ancak, tekraren ifade ediyorum, bu konular, vatandaşlık tanımları ve anlayışları tartışılmalıdır, bir noktada milliyetçi değil, hukuki bir uzlaşı sağlanabilir, yeter ki bir tür milliyetçilik, yurttaşlık tanımına iştirak etmeyenleri ordu düşman ilan etmesin, yani öldürmesin ya da esir almasın.

27 Nisan muhtırasını okuduğum zaman bu metnin ruhunun bu son cümle olduğunu ve yurttaşlığa ilişkin farklı hukuki yaklaşımları tartışmaya kapattığını görmüştüm; metinde bu muhtıraya meşruiyetini vermesi beklenen laiklik konusunda bile bu kadar sert bir ifade olmamasına rağmen geleneksel devletçi yurttaşlık tanımına itirazı bu kadar sert bir müeyyideye tabi kılmak (öldürme ya da esir alma) günümüzdeki düzeysiz nevzuhurların hukuksal temeli olmayan “vatan haini” suçlamalarını düşündürmektedir.

Bu esir almacı, öldürmeci, görüşlerine katılmadığı herkesi vatan haini ilan etmeci kesimlerin ortak adı da olabilir Ergenekon doğrusu.

Üstelik, 27 Nisan muhtırasında konu hukuki bir konu olan yurttaşlık tanımı iken.

Bu muhtıra metnini gerçekten kim yazdı acaba?

  • Abone ol