Peşinen ön kabulümü açıklamam lazım: Yolsuzluk illaki de illegal süreçlere tekabül etmez, Türkiye’deki yolsuzlukların kahir ekseriyeti anayasal, yasal yolsuzluklardır; mesela, kamu hizmeti niteliği çok ama çok kuşkulu bir hizmetin anayasal ve yasal zorla vergilerle finanse ettirilmesi bu hizmetten yararlanmayan, yararlanmayacak vergi mükellefleri için büyük bir yolsuzluk niteliğindedir.

Bu ön kabulden sonra, birazdan dönmek üzere, konuya girelim.

Malum, Vatikan sadece Aziz Pierre kilisesinden ibaret bir yer değil, Vatikan bir devlet ama değişik bir devlet; en büyük farkı ise, bu devletin büyük zenginliği.

Bu satırların yazarı da, Türkiye üniversitelerinde görev yapabildiği günlerde yani KHK kepazeliği öncesi, kamu maliyesi dalında bir öğretim üyesi idi ve bu süreçte bir zamanlar Vatikan maliyesini merak etmiş ve bu konuda küçük bir araştırma yapmak istemiş idi; İtalyanca bilmiyorum ama iki önemli Avrupa dilinde okuyabildiğim için Paris gibi önemli Avrupa başkentlerinin kitapçılarında, üniversite kütüphanelerinde Vatikan maliyesi üzerine ciddi nitelikte kaynak aramaya başlamış ama sonuçta bu alanda önemli bir kaynağa ulaşmanın zorluğu ile karşı karşıya kalmış idim.

Paris’te La Procure isimli dini ve din kurumuna ilişkin kitapları satan çok büyük bir kitapçı vardır, burada bile konuya ilişkin hiçbir kaynak yoktu, ilgililere söylediğim zaman da talebimi, Vatikan maliyesi konusunda kaynak talebimi, zaten biraz da tuhaf karşılamadılar değil. 

Daha sonraları Gerald Posner’in akademik nitelikli olmayan ama konuya ilişkin çok önemli bilgilerin yer aldığı God’s Bankers (Tanrı’nın bankacıları: Vatikan’da paranın ve gücün tarihi-2015) kitabı yayınlandı ve ben de bu kitabı karıştırınca zaten iyi ki bu konuya girmemişim güçlü izlenimini edindim ne yalan söyleyeyim; meraklısının Roberto Calvi meselesini incelemesinde fayda olabilir.

Vatikan çok güçlü ve çok küçük bir devlet, dünya katolik kiliselerinin taşınmazlarının miktarı, parasal büyüklüğü, bu taşınmazların senelik getirileri konusunda da zaten rivayet muhtelif; Posner’ın kitabını okursanız, maalesef Türkçeye çevrilmedi, Vatikan’ın zenginliği ve zenginlik üzerinden yaşananlar konusunda fikir ediniyorsunuz.

Papa Francis ise geçtiğimiz günlerde Vatikan’da yaşanan parasal yolsuzluklar konusunda bir açıklama yaptı; Papa’nın açıklaması önemli idi çünkü bu yolsuzlukların Vatikan devleti ve dünya Katolik kiliseleri en yüksek yetkilisi ağzından kabulü anlamına geliyordu.

Aslında 2013 senesinden bu yana Vatikan içinde ve taşınmazların bulunduğu ülkelerin yetkilileri arasında yolsuzluklarla ilgili mesafe alınmadı değil ama Papa’nın bu açıklaması yine çok anlamlı; Papa meseleyi biraz da kendi üslubuyla tanımlıyor, “her yolsuzluk söylentisini duyduğumda çözüm için St. Joseph’e (Aziz Yusuf) bir not yazıyorum ve odamdaki St. Joseph heykelinin altına koyuyorum, O da mutlaka gerekeni yapıyordur, melekler yolsuzluk şeytanlarını kovuyordur” diyor ama aynı zamanda da Vatikan hesaplarının incelenmesini de dış denetime açıyor, Vatikan muhasebe kayıtlarında PriceWaterhouse kriterlerini (saydamlık) kabul ediyor, yani meseleyi sadece Aziz Yusuf’a ve meleklere havale etmekle yetinmiyor.

Bu konu daha da genişlerse Papa’nın başına muhtemelen erkek çocuklarına papazlar tarafından gerçekleştirilen taciz dışında bir de yolsuzluk meselesi bulaşacak; Avrupa’da kilise dışı seküler unsurların bile konu kiliseye geldiğinde nasıl basiretlerinin bağlandığını bilen birisi olarak Vatikan’da hem taciz hem de yolsuzluk meseleleri ile mücadelenin çok zor olduğunu da görmüyor değilim.

Papa Francis bu konuyu şakaya boğarak da olsa gündeme getirdiğine göre kanımca bir bildiği olsa gerek.

Peki, Vatikan’da durum böyle ama acaba bizde durum nasıl?

Türkiye’de dini örgütlenmenin Vatikan ile uzaktan yakından bir alakası yok ama acaba bizim anayasal kurum niteliğindeki Diyanet İşleri Başkanlığında (DİB) durum nasıl?; tekraren ifade ediyorum, DİB ile Vatikan mukayese edilebilecek kurumlar değil, kontrol ettikleri parasal büyüklükler de bizim DİB aleyhine mukayese kabul etmez ancak DİB’in de 2020 senesinde muhtemelen 12 milyar TL’yi aşacak bir bütçe gücü var ve ilaveten de arkada  mali portesi 2 milyar TL (senelik bütçe) dolayında bir Diyanet Vakfı var yani Türkiye çapında azımsanmayacak parasal bir güç de söz konusu.

Kamu maliyesi öğretim üyesi sıfatı ile kamu kesimi yolsuzlukları ister istemez ilgimi çekiyor, bu yolsuzlukları yasal (anayasal) ve yasal olmayan yolsuzluklar olarak ikiye ayırmak eğiliminde oldum her zaman, yasal çerçevede gerçekleşen yolsuzluklar hep daha ilgimi çekti, yasal olmayan yolsuzluklar zaten savcıların ilgi alanı ve inanırım ki, bu yasal olmayan, illegal yolsuzluklar bir gün mutlaka ortaya çıkarlar ama bunu yasal yolsuzluklar için söylemek pek mümkün değildir.

Diyanet konusunda asla yasal olmayan, illegal bir yolsuzluk iddiasında bulunmam, kondurmam da, elimde de zaten bir bilgi, belge de yok ama maalesef DİB’in bizzat etkinlik türü anayasal, yasal bir yolsuzluk türüne tekabül ediyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı merkezi bütçe içinde bir idari birim, genel bütçe içinden genel vergilerle finanse ediliyor ancak yaptığı hizmet üretiminin bir kamu hizmeti olduğu çok ama çok kuşkulu çünkü bu hizmet vatandaşların, vergi mükelleflerinin tümüne ulaşmıyor oysa bu bütüne ulaşma ihtimali kamu hizmetinin akademik tanımı içinde vazgeçilemez bir unsur; başka bir ifade ile bir hizmet vatandaşların tümüne ulaşması için üretilmiyor ise bu hizmet bir kamu hizmeti olamaz, vergilerle de finanse edilemez, DİB’in durumu da tam da budur.

DİB Anayasadan, yasalardan, bütçe kanunundan aldığı güç ve yetki ile kamu hizmeti niteliği taşımayan bir hizmeti tüm vatandaşlara finanse ettirerek anayasal, yasal bir tür yolsuzluk içine düşmektedir.

Diyanet İşleri Başkanının kullandığı çok lüks arabaları, Cibuti’de bir cami açılışı için kamu kaynaklarının insafsızca israfını vs. burada gündeme getirmiyorum çünkü bu harcamaları yolsuzluk olarak değil sıradan başka bir psikolojik eksiklik konusu olarak görme eğilimindeyim.

DİB ya da Diyanet Vakfı içinde illegal yolsuzluklar var mıdır, gerçekten bilemem, itiraf edeyim ilgi alanıma da ikinci planda ancak girer bu söylentiler, savcıların işidirler bunlar ama Diyanet Vakfı’nın kaynakları açısından Sayıştay denetimine de konu olması gerektiğine de inanmaktayım. İlaveten, yine bu çok güçlü görmediğim illegal yolsuzluk ihtimalleri  konusunda, mevcut siyasal dengeler açısından, savcılık kurumunun ne kadar etkin olabileceği kuşkusunu da ciddiye almakta yarar olabilir.

Zaten, Diyanet bütçesinin (yaklaşık 12 milyar TL, 2020) yüzde 90’ı din adamlarının maaşlarına gidiyor, geriye de büyük bir para kalmıyor ama laik bir devlette (Anayasa 2. Madde) 120 bin din görevlisinin, üstelik sadece bir inanca yönelik hizmet üretimi anayasal ya da yasal yolsuzluk demektir kanımca. 

Diyanet İşleri Başkanlığının anayasal ve yasal etkinlik alanlarının ve finansman biçiminin teorik anlamda anayasal ve yasal yolsuzluklara konu olduğunu alanım gereği biliyorum; DİB’e vergileriyle bütçe üzerinde zorunlu olarak katkı yapan ama bu anayasal kurumdan hizmet almadığını ve almayacağını düşünen tüm vatandaşların, mesela alevi vatandaşlarımız, mesela Müslüman olmayan vatandaşlarımız, mesela kendini din kurumu dışında gören vatandaşlarımız, hepsi vergi ödemektedirler, yasal yollar üzerinden söz konusu vergi ödeme-hizmet alamama ilişkisini yargıya taşımalıdırlar.

Sonuç kolay değildir ama denemekte daha adaletli bir Türkiye adına fayda vardır; en azından konu toplumun gündemine gelmiş olur diye düşünüyorum.  

Yolsuzluk illaki de illegal, savcılık kurumunun ilgi alanına giren bir şey olmayabilir, bunu hatırlatalım. 

Diyanet İşlerinin finansmanı için gönüllü fon ödemelerinin bugünkü sisteme oranla hakkaniyete çok daha uygun olacağını da hatırlatmakta fayda var.

Almanya’da, Avusturya’da vatandaşlar ödedikleri gelir vergisinin bir oranı kadar kilise fonu ödüyorlar, fon kavramının tanımına göre de bu kesintiler genel bütçeye değil, kilise hizmetlerinin finansmanına gidiyor, kimse de ben hristiyan bile değilim, bu parayı neden ödüyorum diye de şikayet edemiyor, fon kesintisi-hizmet ilişkisi yerli yerine oturuyor.

Almanya’da milyonlarca müslüman yaşıyor, bunların çok önemli bölümü türk, türklerin ödedikleri vergilerle Almanya’da kiliseler finanse edilse acaba nasıl karşılardık bu durumu?

Vatikan ile Türkiye arasındaki fark da bu; Vatikan’da yolsuzluk kurum içinde illegal yolsuzluk, bizde ise devlet parası üzerinden illegal olmayan yolsuzluk.        

  • Abone ol