Geçtiğimiz hafta Doç. Dr. Ufuk Uras’tan (ÖDP eski Genel Başkanı, 23. dönem milletvekili) çok ilginç bir WhatsApp mesajı geldi; mesajın ekinde “İstanbul şehrinin 1925 senesi nihayetinde nüfus-ı umumiyesi” başlıklı bir tarihi belge mevcut.

Tarihçilerin, demografi çalışanların elinde muhtemelen bu doküman vardır ama bende yoktu, çerçeveyi genel anlamda bilirdim ama buna rağmen bu belge bana gerçekten çok hoşuma gitti.

Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze ülkemizde farklı siyasal akımlar var tabi ama bu akımların en güçlü iki tanesi bugün AKP ve Saadet partilerinde belirgin hale gelen muhafazakar akım ve CHP’de cisimleşen modernist akım; başka akımları da bu ikili yapıya eklemleyebilirsiniz ama manzara-ı umumiye biraz böyle, unutmayalım daha çok yeni, 2002-2007 arasında TBMM’de iki partili, AKP-CHP, bir yapı oluşmuştu.

Bu ikili yapı Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze aralarında önemli çatışmalar yaşamış, darbelere neden olmuş bir yapı; rahmetli Çetin Altan bu ikili yapıyı cami-kışla alegorisiyle anlatırdı.

Ancak, bu ikili yapının temel ama zahiri (görünür), neden zahiri dediğimi açıklayacağım aşağıda, temel mottoları Osmanlıcık, Ulu Hakan Abdülhamit Han (AKP) ve laiklik (CHP) olagelmiştir ama acaba siyasi pozisyonları bu mottolarla ne ölçüde uyumludur, yazımı bu soruya vermeye gayret edeceğim cevapla bitireceğim.

Gelelim, 1925 sonu itibariyle “İstanbul mikdar-ı nüfusunun din ü mezhep üzerine tasnif ve taksimine” (bu ifade belgeden alınmıştır).

1925 senesinin nihayetinde nüfus bir milyon 22 bin 496; bu miktarın 445 bin 226’sı kadın, 577 bin 270’i erkek; erkek nüfusun belirgin bir ölçüde yüksek oluşunun nedenini bilemiyorum.

Belgede din ve mezhep tasnif ve taksiminin kadın-erkek ayırımı da mevcut ama çok sayı vermemek için ben bunları toplayıp vereceğim.

Toplam nüfus: 1022496

İslam: 692333

Rum: 181158

Ermeni : 70097

Musevi: 58895

Rum Katolik: 390

Ermeni Katolik: 10247

Protestan: 1315

Bulgar: 3205

Latin: 3534

Süryani: 681

Keldani: 570

Ulah: 6

Kıpti: 42

Katolik: 18

Rus Ortodoks: 3

Alman Ortodoks: 2

Bugün İstanbul’un nüfusu 16 milyondur ama rum vatandaşlarımızın sayısı iki bine düşmüştür.

İstanbul’da yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın sayısı da 1925 nüfus büyüklüğünün altındadır.

Geçenlerde izlediğim bir televizyon kanalında gördüğüm Mihalis Vasiliadis (oğlu ile birlikte İstanbul’un hala yayınlanan en eski gazetesi Apoyevmatini’yi çıkarıyorlar) İstanbul Rumları için artık rum değil “rum-rum” denmesini öneriyordu çünkü sayıları itibariyle “caretta caretta”lara benzetiyordu bu nüfusu.

Gelelim bu 1925 nüfus yapısının bende düşündürdüklerine.

CHP çizgisi çok haklı olarak devletin laiklik ilkesi konusunda çok hassas ama 1923, 1942, 1964, 1974 kararları ve uygulamalarıyla Türkiye ve İstanbul nüfusunun Müslümanlaşmasında en büyük katkıyı yapan siyasi hareket.

1915 meselesine girmiyorum bile zira CHP İttihat ve Terakki ile hala özleşmek istiyor mu, emin değilim.

6-7 Eylül 1955 faciasının görünür sorumluluğu muhafazakar çizgide olduğu söylenen Menderes iktidarının ama arkadaki devlet yapısı, Selanik’te Atatürk’ün evine bombayı atan görevliden (sonradan bir ilimize vali oldu), o gece ikinci baskı için çok önceden kağıt stoklayan gazetenin de Menderesci olduğunu söylemek kolay olmayabilir.

Laiklik konusunda bu kadar hassas ol ama nüfus yapısının İslamlaşması için de elinden geleni arkana koyma, ilginç bir tercihler kümesi gerçekten; 2020 senesinde Türkiye nüfusunun kompozisyonu 1915 ve 1925 terkipleri ile orantısal olarak bugüne ulaşabilse idi Türkiye’de laiklik meselesinin gündemde bir sorun olmayacağına, kimsenin böyle bir kaygısının bulunmayacağına eminim. 

Yukarıdaki tablodan çok net görülüyor, 1925 senesinde İstanbul nüfusunun yaklaşık yüzde 35’i Müslüman değil, Rum nüfus da İstanbul nüfusunun yüzde 18’i.

Bu oranlar bugüne ulaşabilseler idi, daha düşük oranlara da razıyım, nasıl güzel bir İstanbul’da yaşama ihtimalimizin olacağını, kadın-erkek ilişkilerini düşünmenin bile hayali cihana değer.

Böyle bir nüfus yapısı ile Yunanistan ile yaşanan politik sorunların nasıl azalacağı, devletin laik yapısına ilişkin endişelerin nasıl kaybolacağı da çok aşikar.

Hem laiklik hassaslığı hem de nüfusu ezici anlamda Müslümanlaştırma; bu iki süreç nasıl bağdaştırıldı, anlamak mümkün değil.

Gelelim öbür ana akıma yani muhafazakarlara. 

Osmanlı hayalin olsun ama İstanbul’un, Türkiye’nin demografik anlamda Müslümanlaştırılmasına ses çıkarma, üstelik güçlü destek ver, bu tavrın anlamlı olmadığı çok açık değil mi, Osmanlı’da böyle bir demografik yapı hiç olmuş mu idi?

Rumsuz, Ermenisiz, Yahudisiz bir Osmanlı nasıl bir şey, kafalarında nasıl bir Osmanlı modeli var, anlamak mümkün değildir; ya hiç tarih, sosyoloji bilmiyorlar ya da ahlaki riziko (moral hasard).

Ulu Hakan Abdülhamit Han dönemi 1915, 1923 öncesi demek yani İstanbul nüfusu 1925’e oranla bile çok daha kozmopolit; İkinci Abdülhamit’i yere göre koyama ama bugün kozmopolitizmi bir küfür olarak anla ve sunmaya çalış; nereden bakarsanız bakın tutarsızlık, anlamsızlık, saçmalık.

Söz konusu iki ana siyasi akım, modernistler ve muhafazakarlar, yukarıda sunduğum (Ufuk Uras’a tekrar teşekkürler) tablonun ortadan kalkmasında, tarihte hoş bir seda olarak kalmasında inanılmaz bir ortaklık yaptılar.

Benim senelerdir inandığım, savunduğum bir görüşe göre de zaten bizim modernistlerle bizim muhafazakarların benzer yanları farklılıklarından çok fazladır; en büyük benzerlik de toplumsal meselelere bakışlarındaki yöntemsel benzerliktir.

Her iki kesim de milliyetçidir, her iki kesim de Diyanetçidir, tam bağımsızlıkçıdır, batı karşıtıdır, homojenliğe, tekliğe bayılırlar.

Yazımın başında kullandığım “zahiri” kelimesi bu anlamdadır.

Türban konusunda ise kavga eder dururlar. 

Kaç muhafazakarımız 1915’e, 1923’e (mübadele), 1942’ye (varlık vergisi), 1955’e (6-7 Eylül olayları), 1964’e (Rumların İstanbul’dan 72 saatte gönderilmesi) karşı çıkmıştır acaba? 

Mutlaka bir, iki ferdi itiraz olmuştur, onların haklarını da teslim edelim.

Türkiye Osmanlı mirasının merkez ülkesi ama Hıristiyan ve Musevi nüfusun toplam nüfus içinde en düşük olduğu Ortadoğu ülkesi (Suriye, Irak, Lübnan, Mısır).

Aferin sözde modernistlerimize ve sözde muhafazakarlarımıza.

İçinde “aynı kap” ifadesinin geçtiği bir deyimimiz vardır, gel de düşünme.

  • Abone ol