Türkiye senelerdir bir kazalar (cinayetler?), felaketler ülkesi haline geldi.

İş kazalarında (cinayetler?) galiba uzak ara OECD şampiyonuyuz; OECD dışında çok daha fakir ülkelere oranla da Türkiye günde yaklaşık dört iş kazası kökenli ölümle dünyanın en tehlikeli çalışma ortamına sahip ülke.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin açıklamalarına göre 2019’un iş kazaları (cinayet?) kökenli ölüm sayısı, 115’i kadın, 67’si çocuk olmak üzere 1736.

Günde ortalama dört iş cinayeti ölümünü aştık, ortalama beşe doğru mesafe alıyoruz maalesef.

AKP Genel Başkanından (Cumhurbaşkanı), bakanlardan ve doğrudan ilgili Bakandan hiç iş kazaları kökenli ölümler için, fıtrat ve kaderden başka laf işittiniz mi?

Besleme basında da iş ölümleri hiç haber olmuyor nedense!

2020’nin Ocak ayı için de henüz kesinleşmemiş sayılara göre iş kazalarında (!) ölümlerin sayısı 112; 12 kadın, 100 erkek ve bunların da üçü çocuk işçi.

Çocuk işçi iş kazasında öldüğü zaman, tedbirsizlikten değil, çocuk çalıştırmaktan soruşturma açılıyor mu işveren hakkında, çok merak ediyorum.

İfade özgürlüğü kavramı ve bu kavramın bizde yerlerde sürünmesi ile bu faili meçhul (!) cinayetler arasında çok büyük bir ilişki mevcut.

Hakaret ve nefret söylemi dışında en geniş biçimiyle ifade özgürlüğü demek sistemde tam ve doğru bilgi demek, saydamlık demek, yanlışların tüm çıplaklıkları ile ifade edilebilmesi demek.

Yanlışlar tüm çıplaklıkları ile ifade edildikleri ölçüde de yanlışların tespiti ve sistemden eliminasyonu, ayıklanması mümkün olabiliyor.

İş cinayetleri konusu besleme basında, Hükümet mahfillerinde hiç konuşulamadığı, eleştirilere de Hükümet ve ilgili bakanlıklar kulaklarını kapattıkları için ifade özgürlüğünün doğal olumlu sonuçları bu alanda maalesef, çok maalesef devreye giremiyor.

Son Kızılay skandalını hatırlayalım; Kızılay üzerinden amaçları belirsiz vakıflara kaynak aktaran Başkent Gaz’ın Torunlar Holding olduğunu, İstanbul Mecidiyeköy’de beş sene önce Torunlar inşaatta asansör kazasında (!!!!!!) on işçinin öl(dürül)düğünü, bu kazanın faillerinin cezasız kaldıklarını, Torunlar Holding Yönetim Kurulu Başkanının Cumhurbaşkanının İHL sınıf arkadaşı olduğunu, Ankara gaz ihalesine girişini ve ihale sürecini konuşamazsak (ifade özgürlüğü!!!) bu ülkenin saydamlığın yaratacağı olumlu sonuçları yaşaması mümkün olamayacak. 

Sabiha Gökçen Havalimanında geçtiğimiz hafta şahit olduğumuz ölümler de bu kazalar (!) ve ifade özgürlüğü konusuna en iyi örneklerden biri.

Kimse piste bu kadar yakın yirmi metrelik bir çukurun varlığını sorgulayamıyor; eleştirel ifade kullanan kimileri de zaten işlerini kaybettiler.

Sabah, Akşam, Yeni Şafak gibi gazetelerde bu çukurun piste bu kadar yakınlığını sorgulayan bir yazı görebilir misiniz?; onlar sabah akşam yandaş.

Bu uçak kazası (!) nedenleri ve sonuçları ile ancak tüm boyutları ile tartışılabildiği oranda gelecekte bu tür kazalarda daha az insan yitireceğiz; ifade özgürlüğünün önündeki hukuki, siyasi, kurumsal her engel daha fazla kaza (!), daha fazla ölüm, daha fazla yaralı demek.

Geçtiğimiz hafta Ulaştırma Bakanlığının açıklamasından 2002-2019 arası (AKP) tren kazalarında 1678 kişinin öldüğünü öğrendik; Türkiye’de senede yüz ölüm, acaba gelişmiş bir ülkede tren kazalarında senede yüz kişinin öldüğünü duyan var mı?

Çorlu’da korkunç bir tren kazası(!) yaşandı 2018’de ve tartışmalar başlayınca bir mahkeme yayın yasağı getirdi hemen konuya.

Bir tren kazasına mahkeme marifetiyle yayın yasağı getirmek demek yeni bir cinayete, pardon tren kazasına davetiye çıkarmak demek; burada da ifade özgürlüğü oynaması gereken olumlu rolü oynayamıyor, yine cinayetler kazanıyor.

Van’da yaşanan çığ felaketinde bir gazeteci bu felakette iş makinalarının rolüne değindi, muhtemelen çok doğru bir eleştiri idi; iş makinalarının rolünün doğruluğu konusunda “muhtemelen” kelimesini kullandım, bu olayda gerçeği tam bilemeyiz ama tartışmaz isek (ifade özgürlüğü) doğruyu nasıl bileceğiz, ileride benzer bir durumda iş makinalarını nasıl kullanacağımızı ya da kullanmayacağımızı nasıl anlayacağız?

İşin içine Saray danışmanının adı girdi ve ifade özgürlüğü (yanlışları ayıklayacak kurum) rafa kaldırıldı.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) geçen hafta yaptığı bir basın açıklamasında Herhangi bir makul ekonomik ve finansal gerekçe olmaksızın tamamıyla yatırımcılarımızın aldatılmasına ve mağdur edilmesine zemin hazırlayan söz konusu fiilleri işleyenler ve bunlarla birlikte hareket edenler hakkında gerekli incelemeler tamamlanarak, hukuki işlemlere başlanacaktır.” ifadesini kullanabilmiştir.

“Makul gerekçe” ne demektir?

Alternatif iktisadi tahminleri bir nedenden (SPK mesela) yapamayacak duruma gelirse piyasalar (ifade özgürlüğü zaafı) işte o zaman esas piyasalar büyük tehlike altında kalacaklardır.

Doğrudur, birileri yanlış iktisadi öngörüde bulunabilirler ama bu meselenin ilacı başkalarının da bu süreçte daha farklı tahminlerde bulunabilme özgürlüğüdür.

“Dolar on lira olacak” demek ile “A şirketi sermaye artırımı yapacak” demek (manipülatif anlamda) aynı şey değildir ve anlaşılan SPK daha bu temel ayırımın bile farkında değildir.

İfade özgürlüğü sadece hukuk ve siyaset alanlarının konusu değildir, iyi işleyen bir piyasa mekanizması, kamu sağlığı, iş ve kamu güvenliği konuları da ifade özgürlüğünün koruması altındadır.

 

  • Abone ol