İnfaz yasası bu yazıyı yazdığım gün (3 Nisan 2020) TBMM’ye geldi, ilgili komisyonda görüşülmesi başlıyor, genel kurula ne zaman iner bilmiyorum.

Umarım TBMM’ye gelen bu infaz kanunu Türkiye için bir fırsata dönüşür ama çok da ümitli değilim.

İnfaz kanununun bir fırsata dönüşmesi derken ne demek istiyorum aşağıda açmaya çalışacağım.

Bu satırların yazarı aslında af kavramına çok da sıcak bakmayan bir kişi ama bu değerlendirme şayet bir ülkede suç ve ceza kavramlarının adalet anlamında evrensel (özgürlükler açısından en ileri hukuk düzenleri) meşruiyeti var ise geçerli bir değerlendirme.

Üstelik, bu sene 2020, yirmi gün sonra 23 Nisan 2020, TBMM’nin kuruluşunun yüzüncü senesi, çok önemli bir tarih, böyle bir yıl dönümünde belki çok geniş kapsamlı af kavramı anlamlı olabilir ve TBMM bunu değerlendirir.

Gelelim esas söylemek istediğime yani bir paragraf önce belirttiğim suç ve cezanın adalet anlamında evrensel meşruiyeti meselesine.

Türkiye, Avrupa Konseyinin kurucu üyesi olması nedeniyle bu suç ve ceza meşruiyeti konusunda biraz daha şanslı bir ülke çünkü Anayasanın 90. Maddesine göre mesela AİHM içtihadı bizim kanunlarımızın üzerinde, iç hukuk açısından yollar çok daha az dikenli şayet siyasi otorite, yargı ve yasama meseleyi böyle yorumlarlarsa.

İnfaz kanunu TBMM’ye geldiğinde ilk yapılması gereken şey bugün için hükümlüler ve tutukluların hüküm giydiği ya da tutuklanmasına neden olan kanun maddelerinin Avrupa Konseyi açısından bir suç oluşturup oluşturmadığına bakmak olmalı.

Şayet hükümlü ya da tutukluların hüküm giymelerine, tutuklanmalarına neden olan Türk Ceza Kanunu maddesi Avrupa Konseyi standartlarında bir suç nedeni değilse, giydiği hüküm ve tutukluluk hali hemen koşulsuz kaldırılmalı ve tahliye edilmeli ve bu tahliye sürecinde öyle adli kontrol şartları falan asla aranmamalı.

Bu ifademin altında yatan temel mantık Avrupa Konseyi standartlarında suç oluşturmayan bir fiilin bizim iç hukukumuzda da asla suç oluşturmaması gerektiği mantığı, Türkiye’nin batı medeniyetinin bir parçası olma arzu ve hedefi ancak böyle anlam kazanıyor.

Ülkelerin tarihlerinin, sosyolojilerinin tam benzeşmemesi o ülkeleri anlamak için iyi bir analiz konusu olabilir ama bu tarihsel, sosyolojik farklılıklar hukuk kertesine asla yansımamalıdır.

Fransa’nın çok önemli ve ünlü yazarı, felsefecisi, düşünürü Albert Camus’nün bu konuda benim de bayıldığım bir sözü var, Fransızcası aynen şöyle: “Je ne veux pas subir l’histoire.”

Türkçeye mealen şöyle çeviriyorum: “Tarihe maruz kalmak istemiyorum.”

Hukuk ile tarih ve sosyoloji arasında bir nedensellik ilişkisi kurmaya başladığınızda bizim gibi ülkelerde işin nerelere gidebileceğini kestirmek zor, belirli bölgelerde “namus cinayetlerine(?)”, her yerde kadın-erkek eşitsizliklerine hazır olmak ve rıza göstermek gerekebilir.

Bizdeki suç kavramının Avrupa standartlarında suç oluşturmadığı durumlarda acil beraat ve tahliye kararı alındıktan sonra da Avrupa standartlarında suç niteliği taşıyan fiillerin failleri de 23 Nisan 1920’nin yıldönümünde büyük indirimlere konu olacak bir affa uğrayabilirler.

İkinci çok önemli aşamada da yine 23 Nisan’ın yüzüncü senesinde TBMM’ye büyük görev düşüyor.

TBMM şayet çağdaş bir devletin yasama organı olacak ise parçası olduğumuz Avrupa Konseyinin suç olarak kabul etmediği her ceza maddesini TCK’dan ayıklamak zorunda, böylece meselenin kökten çözümü için büyük bir adım atılmış olur.

İkinci ve nihai olumlu adım ise yargıdan, özellikle de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinden gelmeli ve yasalar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ruhuna uygun yorumlanmalı.

Ancak, benim fikrimi sorarsanız, kısa vadede TBMM’den, orta vadede de yargıdan çok fazla beklentim yok.

Yasama ve yargı yürütme erkine bu kadar bağımlı olduğu sürece işimiz çok zor.

Yazımı şöyle noktalamak istiyorum: Türkiye artık Avrupa’nın, ABD’nin suç olarak kabul etmediği fiilleri suç olarak niteleme büyük ayıbından kurtulmalıdır.

 

 

  • Abone ol